Post Pekerizm ışığında post Marksist tartışmalar

Post Pekerizm ışığında post Marksist tartışmalar
6 Temmuz 2021 19:45

Belki şaka gibi geliyor ama Sedat Peker’in varoluşsal sancıları ülkede adeta yeni bir inşa sürecinin kapılarını aralarken bunun solu da kapsayacağını bu kadar tahmin etmiyorduk.

 

 

 

Salih Levent UĞURLU H&H YORUM

 

 
Peker, videolarında “çakma solcular” diye diye herhalde solda da bir tartışma aldı başını yürüdü.

 
Gerçi sol içsel tartışmalara her zaman hazır ve nazırdır. Tartışmaya adeta bahane arar da, bu tartışmaların niteliği, toplumda yarattığı değişim ve dönüşüm ne kadar etkilidir  ayrı bir soru işareti…

 
Son tahlilde, tartışan soldur ama iktidar olan nedense hep sağdır bu ülkede…

 
Neyse…

 
Yangına iyice körükle gitmeyeyim… Zaten millet dolmuş paparayı biz yemeyelim…

 
Ne olmuştu?

 
Sedat Peker’in ortaya attığı Deniz Baykal-Korkmaz Karaca ilişkisinin iğrenç olarak nitelendirilebilecek içeriğinin ardından gözler CHP Genel Merkezi’ne çevrildi. Herkes Baykal’ın ihraç edilmesi gerektiğini düşünüyor, tweetler atıyordu…

 

 

Ancak Zülfü Livaneli’nin o röportajı bambaşka bir kavramsal tartışmaya neden oldu…

 
Bambaşka tartışmalar dediğimiz de aslında klasik Türk solu tartışmaları işte… Sol nedir, ne değildir… Gerçek solcu kimdir, kim değildir… Bunlar…

 
Tıpkı muhafazakârların gerçek İslam bu mu değil mi tartışmaları gibi…

 
İnönü, Ecevit solcu mu değil mi? SHP, DSP, CHP tartışmaları… Ondan sonra DEP’lilerin 90’lardaki akıbeti… Kürtler, Aleviler ve tipik Sünniler…

 
Bu tartışmaları küçümsemiyorum. Sürekli okuduğumuz, şahit olduğumuz tekerrür eden tartışmalar demek istiyorum…

 
Ancak yalnızca siyasete yeni ilgi duyan 20’li yaşlarda gençlerin ilk kez duyup heyecanlanabileceği konular bunlar… O heyecan da kısa sürüyor zaten…

 
Onlar da bir süre sonra aynı tartışmalardan sıkılıp yeni bir bakış açısı göremeyince bankacı olup evleniyorlar, çoluk çocuk derdine düşüyorlar, öncekiler gibi bozuk bir düzende aynı kısır döngü içerisinde debelenip duruyorlar…

 
İnsana, emeğe dair değişen hiçbir şey yok… Hatta gün geçtikçe daha da kötüye giden bir ortam var… Annelerinin, babalarının sahip olacağı ekonomik imkânlara bile sahip olamayacaklarına dair derin bir endişe içerisindeler…

 
Haksız da sayılmazlar…

 
Bütün bunlar olurken solun havanda su dövercesine aynı konular etrafında dönmesi doğası gereği siyasette pragmatik ve geçici yaklaşımlar ortaya koyan sağın sürekli kazanmasına neden oluyor…

 
Daha önemlisi şöyle bir kolaycılık var yıllardır…

 
50 yıl önce vefat etmiş İsmet İnönü’ye, 15 yıl önce ölmüş Ecevit’e muhalefet ederek neyi değiştireceğiz? Ya da şöyle sorayım, Deniz Baykal kötü bir adamdı da tekerlekli sandalyeye mahkûm olmasını mı bekledik soldan aforoz ederken?

 
Madem haklısın Baykal’ın en güçlü döneminde sol içindeki mücadeleni verip onu devirecektin… Halka o zaman bir şeyler anlatabilirdin… O zaman değişim ve dönüşüm anlam kazanabilirdi, içselleştirilebilirdi. Eğer haklı bir davan varsa…

 
Güçten düşmüş insanlara aslan kesilmek bana biraz kolaycılık geliyor açıkçası. Bu bakış açısıyla hiçbir şeyin değiştirileceğini sanmıyorum… Değişmiyor da nitekim…

 
O klişe cümleyi ben de kurayım o halde… Gerçek devrimcilik bu değil…

 
NEDEN İMAMOĞLU’NA OY VERDİK?

 
Geçenlerde Taksim’e yolum düştü yine… Bizim Furkan Gök’ün meşhur Omayra Kafe’sine uğradım…

 
Yemek yedikten sonra bilardo oynamaya gelen Sultanbeyli’nin bıçkın çocuklarıyla muhabbet ettim bir süre… Geldi çaylar, gitti kahveler…

 
Biliyorsunuz Sultanbeyli AK Parti’nin oy depolarından biri. Bir kardeşimiz AK Partili olduklarını ama Ekrem İmamoğlu’na oy verdiklerini söyledi… Dedim ki “Gerçek AK Partililik bu değil, neden İmamoğlu’na oy verdiniz?”

 
Şöyle cevapladı:

 
“Seçim sürecinde Binali Yıldırım 50 arabayla, 50 korumayla Sultanbeyli’ye geldi. Hayırdır birader kimi kimden koruyorsunuz? İmamoğlu iki üç kişiyle halkla birebir iletişim kurarak geldi Sultanbeyli’ye. Bizim de hoşumuza gitti kızdık İmamoğlu’na oy verdik.”

 
Demek ki orada bir sinerji yakalanmış… Doğru stratejiler, doğru hamleler uygulanmış… Zaten İstanbul boşuna 806 bin farkla kazanılmadı…

 
Bu doğru hamleler sürdürülebilecek mi, aynı insanlar bir şeylere kızıp Erdoğan dışında bir adaya oy verecek mi bekleyip göreceğiz?

 
Zaten kırılma noktası da bu olacak… Yerel seçimlerdeki seçmen tercih motivasyonları genel seçimlere ne şekilde yansıyacak?

 
Muhalefetin tartışması gereken tek konu da bu olmalı…

 
Zira “gerçek devrimcilik” yukarıda da belirttiğim gibi güçten düşenleri aforoz etmek değil gücü elinde tutanları diskalifiye etmektir…

 
İşte Erdoğan orada duruyor ve önümüzde bir seçim var… Şartlar da hiç olmadığı kadar müsait…

 
Merhum Barış Manço’nun deyimiyle,

 
İşte hendek işte deve ya atlarsın ya düşersin…

 
Bugünlük benden bu kadar…

 

 

 

Salih Levent UĞURLU

 

 


Yazarın Son Yazıları:
Post Pekerizm ışığında post Marksist tartışmalar
Politik doğrucuların sahte yüzü
Ey şeriat geldiysen kapıyı üç kez tıklat