İddiadan savunmaya: Cezasızlık

İddiadan savunmaya: Cezasızlık
27 Kasım 2015 11:10

Türkiye’de yaşanan faili “meçhul” davaları da kapsayan toplumsal davalar mantar gibi açıldığında, iktidar mensupları bu davaların “Savcı”sı olduklarını dile getiriyorlardı. Türkiye’nin yakın geçmişindeki hukuksuzluklar aydınlanacak, işlenen suçların failleri de hak ettikleri cezalara çarptırılacaklardı. Peş peşe açılan davalardaki hukuksuzluklar, sahte üretildiği iddia edilen deliller de görmezden gelinerek…

 

 

 

 

Av. Kemal AKKURT H&H YORUM

 

 

Zaman içinde, iktidarın koalisyon ortağı Cemaatin yargı içindeki ağırlığının artması sonucu soruşturmaların ucu iktidara uzanınca, ortaklık bozuldu. İktidarın toplumsal davalardaki “Savcı” rolü de “Avukat”lığa dönmüş oldu. Yani “iddia”dan “savunma”ya geçildi. İktidar partisi, hararetle savunduğu bu davaların dayanaksızlığını ve kumpas olduğunu ispatlamaya başladı. Oysa iktidarın başlangıçtaki Savcı rolü de yanlıştı, sonraki Avukat rolü de. İddia makamı gerçek savcılara, yargılama görevi de tarafsız ve bağımsız olması gereken yargıçlara bırakılsaydı, hem yaşanan hukuksuzluklar asgariye inerdi, hem kurunun yanında yaşlar yanmazdı, hem de gerçek suçlular hak ettikleri cezalara çarptırılmış olurdu. İktidar yetkilileri, şimdilerde geçmişin bu karanlık dönemindeki aktörleriyle el ele, kol kola yeni hukuksuzluklara ve ağır insan hakları ihlallerine yol açan bir girdabın içine girmektedirler. Tıpkı 1990’lı yıllardaki gibi. Tarih, yeniden tekerrür ediyor. Aktörler ve kullanılan vasıtalar değişiyor sadece…

 

Etkin Yargılama :

 

Uluslararası Yargıçlar Birliği Başkanı Gerhard Reissner’in veciz ifadesiyle “Etkin bir yargı, sadece yargıçların olması, kararların yazılması değildir. Yargıcın yaptığı işlerle adalete, özgürlüklere, demokrasiye katkı sunması lazım”. Halen Avusturya’da yargıçlık da yapan Reissner’in söyledikleri, elbette demokrasisi gelişmiş, hukukun egemen olduğu ve insan haklarının içselleştirildiği ülkeler için geçerlidir. Örneğin, Reissner’in yargıçlık yaptığı Avusturya dahil, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde, hukuk ayaklar altına alınarak Devlet Başkanı’na hakaret suçlamasıyla tek bir soruşturma (ve elbette tutuklama) yoktur…

 

Türkiye’de geçmişte de yargımız iktidar gücüne göre tavır değiştirirdi. Ancak yargı ile iktidar arasında göreceli bir mesafe olmasına dikkat edilirdi. Bugünkü gibi 180 derece yön değiştiren bir konumda da olmadı “tarafsız” ve “bağımsız” olması gereken yargımız…

 

Doğu ve Güneydoğu’da 1990’lı yıllarda işlenen cinayetlerle ilgili açılan toplu davalar, (çözüm sürecinin buzdolabına atılmasıyla birlikte) birer birer beraatle sonuçlanmaya veya zamanaşımı nedeniyle düşürülmeye başlandı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin “insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı işlemez” içtihadına rağmen, davaların özellikle zamanaşımı nedeniyle düşürülmesi, hukukumuzun ayıplarından sadece birisidir. Bu davalar, “doğal hakim” ilkesi bir tarafa bırakılarak, suçun işlendiği yerden yüzlerce kilometre uzaktaki illere (özellikle Eskişehir ve Kayseri’ye) nakledilerek, mağdurlardan kaçırılmaktadır. Binbir zorlukla takip edilebilen davalar, yıllarca sürüncemede bırakılmaktadır. Ta ki zamanaşımı süresi doluncaya kadar. AİHM, etkin soruşturma yapılmayan bu tür yargılamalar için “gönülsüz yargılama” ismini vermektedir. Son zamanlarda beraat veya zamanaşımı nedeniyle sonuçlanan bu tür davalar nedeniyle hak arama yeri, yine AİHM gibi uluslararası mahkemeler olacaktır.

 

Geçtiğimiz günlerde, kamuoyunda “Jitem Davası” olarak bilinen, Güneydoğu’da onlarca “faili belli” cinayetten yargılanan çoğu asker olan sanıkların davası da “beraat” ile sonuçlandı. Tıpkı diğer “failli belli” cinayetlerin sanıklarının davaları gibi. Oysa müebbetle yargılanan sanıklar hakkında, birbirlerini destekleyen onlarca delil, belge ve tanıklıklar vardı dosyalarda. Egemen güçler, sanıkların artık cezalandırılmalarını değil, beraatlarını istemişti çünkü.

 

Cezasızlık :

 

Türkiye’de binlerce “faili meçhul” (aslında faili belli) davanın sanıklarının beraat etmesini veya davaların zamanaşımı nedeniyle düşürülmesini, akademisyen ve insan hakları savunucusu Doç. Dr. Kerem Altıparmak, “cezasızlık” kavramı ile açıklamaktadır. Uluslararası hukukta da ceza yaptırımına tabi olması gereken suçların cezasız kalması, bu kavramla tanımlanmaktadır. Türkiye’de son yıllarda kamu görevlileri tarafından işlenen suçların hemen hemen tamamı cezasızlıkla sonuçlanmıştır. MİT Yasası gibi yasalarda yapılan değişiklerle, kamu görevlileri hakkında soruşturma bile açılamamaktadır.

 

Başta yaşam hakkı olmak üzere, insan hakkı ihlallerinin Türkiye’de olduğu gibi cezasız kalması, öncelikle toplumda adalet duygusunu da zedelemektedir. İnsanlarda ihkak-ı hak (kendiliğinden hak alma) duygusuna yol açmaktadır. Bunun da bizi götüreceği yer kaostur, terördür. Cezasızlığın yarattığı ikinci, belki de daha önemli sonuç, yeni hukuksuzluklara ve insan hakları ihlallerine yol açmasıdır. Nasıl olsa yargılanmayacağının ve ceza almayacağının garantisini alan emniyet güçlerinin Güneydoğu’da duvarlara yazdıkları akıllara ziyan sloganlar, bu cezasızlık güvencesinin sonucudur. Bunun da ülkeyi götüreceği yer, duygusal kopuştur… Bir devleti yönetenler, ülkelerine ancak bu kadar kötülük yapabilirler.

 

Türkiye’de ağır insan hakları ihlallerinde suçu işleyenlerle, ihbar durumunda soruşturmayı yapanlar, genellikle aynı kişilerdir. Arkalarında da sırtlarını sıvazlayan siyasi irade olduktan sonra, hiçbir katliamın, köy yakmanın veya faili “meçhul” cinayetin sorumluları bulunamaz. Bunun yakın tarihteki örneklerini Roboski’de, Suruç’da, Diyarbakır ve Ankara katliamlarında yaşadık…

 

Ceza yargılamasında tarafsız ve bağımsız çalışan bir “adli kolluk” sistemine geçmediğimiz, yargıyı tarafsız ve bağımsız bir konuma getirmediğimiz sürece, gerçek demokrasiye, insan haklarına dayalı bir hukuk devletine kavuşmamız hayalden öteye geçmez…

 

 

 

kemalakkurt@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
Nâzım Hikmet 117 yaşında
70. yılda insan haklarımız
Çocuklarımızın hakları