Türkiye’de aydın olmak

Türkiye’de aydın olmak
22 Ocak 2016 11:43

İnsan hakları, klasik tanımıyla kişinin sırf insan olması nedeniyle, doğuştan sahip olduğu, devredilmez, vazgeçilmez asgari haklardır. Başta yaşama hakkı olmak üzere, düşünce ve ifade özgürlüğü, özgürlük ve güvenlik hakkı, özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkı, konut dokunulmazlığı ve örgütlenme hakkı, bu haklarımızın başında gelir.

 

 

Av. Kemal AKKURT

 

 

İnsan hakları, tüm dünyada “muhalif” olmayı gerektirir. Nerede bir insan hakkı ihlali varsa, aydınlar ve insan hakları savunucuları orada tepkisini ortaya koyarlar. Bu nedenle de hemen her ülkede aydınların ve insan hakları savunucularının başı dertten kurtulmaz. İktidara yakın olmak, iktidarın nimetlerinden yararlanmak, amiyane tabiriyle “iktidara yalakalık yapmak” , gerçek aydınların ve insan hakları savunucularının doğasına uymaz. Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar daha özgür ve daha rahat bir yaşam sürdürüyorlarsa, bunu tamamen aydınların ve insan hakları savunucularının büyük bedeller ödeyerek sağladıkları ortama borçludurlar.

 

 

Dünyanın her yerinde, gerçek aydınlar ve insan hakları savunucuları, bulundukları ülkenin vicdanıdırlar. Kendi rahatlarını ve huzurlarını bozma pahasına da olsa, ülkedeki haksızlıklara ve hukuksuzluklara karşı çıkarlar ve tepki gösterirler. Aydınlardan şiddete başvurma veya şiddeti teşvik beklenmeyeceğine göre, ellerindeki tek silahı kullanırlar: “ kalemlerini ”. Ancak düşünce ve ifade özgürlüğünün sadece yandaşlara serbest olduğu ülkelerde, o kalem veya kitap da “silah” olarak tehlikeli olabiliyor. Tıpkı geçtiğimiz günlerde, Türkiye’de 1128 akademisyenin-aydının yayınladıkları bildiri gibi.

 

 

Aydınlar Bildirisi:

 

 

Peki ne diyorlardı aydınlarımız o bildiride? Devletin, ülkenin bir bölgesindeki vatandaşlarını, hukuksuz olarak, haftalarca süren sokağa çıkma yasaklarıyla fiilen açlığa ve susuzluğa mahkum edemeyeceğini, yerleşim yerlerine ancak savaşta kullanılabilecek ağır silahlarla saldırılamayacağını, başta yaşam hakkı olmak üzere, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edilmesinin Anayasa ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerle koruma altına alındığını ve ihlal edilemeyeceğini haykırıyorlardı. Bir de kalıcı bir barış için, çözüm yollarının kurulmasını ve bunun için bir yol haritasının oluşturulmasını talep ediyorlardı. Yani kısaca “ barış ” istiyorlardı. Uygar dünyada aydınlar, sadece bizim ülkemizde barış istedikleri için lince tabi tutuluyorlar…

 

 

Aydınlarımız, “ülkenin bölünmez bütünlüğünün” topla, tankla, “temizlik harekatlarıyla” sağlanabileceğini mi söyleyeceklerdi? Bunu zaten Saray’a bağlı havuz medyası ve ücretli tetikçiler her gün yapıyorlar. Bu yöntem on yıllardır uygulanmakta, durum daha da kötüye gitmektedir. Doğu ve Güneydoğu’daki “vatandaşlarla” kalan duygusal bağlar da 7 Haziran seçimlerinden sonra uygulanan baskılarla, zulümlerle ve katliamlarla yok edilmektedir. Aydınlar, tam da buna engel olmak gerektiğini söylüyorlar. Bundan daha büyük vatanperverlik, yurtseverlik, (kafatasçılığa dayanmayan) milliyetçilik olabilir mi? Aydınlar, bu bildiri ile ekmeğini yedikleri, kendilerini yetiştiren devlete karşı sorumluluklarının gereğini yerine getirmiş oldular. Asıl Saray’ın ve Köşk’ün istediği gibi davransalar, bu ülkeye karşı sorumluluklarını yerine getirmemiş olurlardı. Yoksa, tüm aydınların havuz medyası ve tetikçiler gibi olması mı isteniyor?

 

 

Aydınlara yöneltilen en büyük haksızlık da, neden PKK terör örgütünü suçlamadıklarıdır. Aydınların ve insan hakları savunucularının muhatapları, sadece vatandaşı oldukları devlettir. Devletin hukuk içinde kalarak hareket etmesini, daha iyi yönetilmeyi talep ederler. PKK ve diğer örgütlerle devletin ilgili birimleri uğraşır ve görüşürler. Yıllardır fiyaskoyla sonuçlanan görüşmeleri gibi. Dolayısıyla aydınların ve insan hakları savunucularının, hukukla işi olmayan örgütlerle muhatap olma talepleri, bilgi eksikliği değilse, aymazlıktır.

 

 

Yargıdaki Usulsüzlükler:

 

 

“Aydınlar Soruşturması” adıyla yürütülen soruşturma da, yürürlükteki Anayasa’ya, Ceza Muhakemesi Kanunu’na, evrensel hukuk kurallarına, insan hakları sözleşmelerine ve AİHM içtihatlarına açıkça aykırıdır. Hukuktaki basit kural, “delilden sanığa gitmek”tir. Ortada barış talebini içeren insancıl bir metinden başka delil olmadığını, içeride ve dışarıda sağır sultanlar bile duydu. Ancak uygulamada, yukarıdan verilen emirle, önce insanların evleri ve iş yerleri basın eşliğinde, canlı yayında aranıyor, onurları ayaklar altına alınmak isteniyor. Hiçbir delile ulaşılamayınca da “pardon” denilerek, toplumda maruz kaldıkları manevi baskı ve şiddetle baş başa bırakılıyor. Dahası, tescilli suçlulara hedef gösterilerek, toplumdaki imajları ve onurları yerle bir edilmek isteniyor. Bu usulsüz aramaların ve afişe etmenin son kurbanları da maalesef ülkemizin nadide aydınları oldu. Oysa sevgili hocalarımızın yasal olmayan, evrensel hukuka aykırı hiçbir eylemleri olmamıştır. Tamamen düşünce ve ifade özgürlüklerini kullanmışlardır.

 

 

Yargı, elbette bağımsız olmalıdır. Yargıya elbette müdahale edilmemelidir. Bu nedenle, yargılama etkinliğinin parçası ve ilk aşaması olan soruşturma da yasa ve evrensel hukuk kurallarına uygun olmalıdır. Yargının da yukarıdan verilen talimatlara göre, durumdan vazife çıkarması değil, Anayasa’ya, yasalara ve uluslararası sözleşmelere göre davranması gerekir. İktidara yakın ve yaranma ihtiyacında olanların bir sorunu olmayabilir. Ancak aydınların ve insan hakları savunucularının “bağımsız yargı”dan başka sığınacakları liman yoktur.

 

 

19. yüzyıl İngiliz düşünürü John Stuart Mill’in veciz ifadesiyle; “Ne düşündüğünü açık ve tam olarak söyleyen her insan, kamuya hizmet etmektedir. Bu insanlara, en değer verdiğimiz fikirlerimize acımasızca saldırdıkları için, müteşekkir olmalıyız.”

 

 

Türkiye’de akademisyenlere ve insan hakları savunucularına reva görülenler, ülkemizin (bireysel çabalar dışında) bilimde, sanatta ve edebiyatta neden ilerleyemediğinin cevabını da içeriyor…

 

 

(*) Sosyal Demokrat Avukatlar Derneği Başkanı
kemalakkurt@hotmail.com

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
Nâzım Hikmet 117 yaşında
70. yılda insan haklarımız
Çocuklarımızın hakları