Milli iradenin katli

Milli iradenin katli
21 Ağustos 2015 08:30

13 yıldır ülkeyi tek başına idare etmeye çalışan AKP, tüm eylem ve söylemlerinde “milli irade” kavramının arkasına sığınıyordu. Öyle ya, millet tek başına iktidar olma yetkisini kendilerine verdiğine göre, istedikleri her şeyi yapabilirlerdi. Yaptıklarının Anayasa’ya, yasalara ve yüzyıllık geleneklere uyması da gerekmiyordu.

 

 

Av. Kemal AKKURT H&H YORUM

 

 

2002’den beri girdikleri her seçimi şöyle veya böyle, seçim hileleri iddialarını da duymazdan gelerek, açık ara kazanmıyorlar mıydı? 12 Eylül faşizminin kendilerine armağanı %10 seçim barajı sayesinde bugüne kadar istedikleri gibi at oynatabiliyorlardı. Ancak hukuksuzlukların ve usulsüzlüklerin ayyuka çıkması sonucu yaşanan Gezi Direnişi sonrası, bir araya gelen aydın, demokrat ve yurtseverlerin de desteği ile %10 seçim barajı yerle bir edildi. Tek başına hükümet olma şansları kalmayınca, iktidarın ve partisinin ezberlerinin ve psikolojilerinin bozulması sürecine girildi. Bu bozuk psikolojiyle birlikte, hukuksuzluklar ve insan hakları ihlalleri de tavan yapmaya başladı.

 

 

Geçtiğimiz 7 Haziran seçimlerinden bu yana, yaşanan hukuksuzlukların çok azı bile demokratik ülkelerde yaşansa, ortada ne hükümet ne de akıl hocaları kalırdı. Baskı altına alınan ve susturulan halkın ve sivil toplumun tepkisizliği nedeniyle, her geçen gün Anayasa’nın, hukukun, yasaların ve teamüllerin ayaklar altına alındığına tanık oluyoruz. Cumhuriyetin kuruluşundan beri, darbe dönemleri dahil, bu denli hukuksuzluklara ve insan hakları ihlallerine tanık olunmamıştır.

 

 

12 Eylül darbesinden sonra yapılan ilk seçimlerde, darbecilerin kurdurduğu parti seçimi kaybedince, hiç tereddüt edilmeden sivillerin kurduğu ANAP’a görev verilmişti. Yani darbeci generallerin yaptığı görev değişimini, sözde sivillerden oluşanlar yapamıyorlar. Tek başına hükümet kurma çoğunluğunu kaybetmelerine rağmen, iktidara dört elle sarılmışlar, iktidar nimetlerini paylaşmak istemiyorlar.

 

 

Anayasa’daki hükümet kurmak için öngörülen 45 günlük süre, “istikşafi” görüşmelerle, bilerek heba edildi. Görüşme trafiğini uzatıp, sürenin dolmasını sağlayan Kültür Bakanı’ndan bu görüşmelerden geriye akılda kalan tek şey, Arapça “istikşafi” (keşfedici, araştırıcı) sözcüğü oldu. Arapça ve ağdalı sözcükler kullanılarak, koca ülke resmen uyutuldu. Halkın aklıyla alay edilmek istendi. Oysa ilk günden beri koalisyon hükümeti kurmak gibi bir niyetlerinin olmadığı belliydi. Bu durumu, “istikşafi” görüşmelere katılan ana muhalefet partisi yetkileri de elbette biliyorlardı. Masadan kalkan parti olmamak uğruna, 45 günlük süre geçirildi. Müstafî ve düşen hükümetin bu süre içindeki hukuksuzlukları ve usulsüzlüklerine de göz yumulmuş olundu. Esasen istenen de buydu.

 

 

Peki göreve geldiklerinden beri dillerinden düşürmedikleri “milli irade”ye ne oldu? Sıkıştıklarında sarıldıkları “demokrasi” ve “hukuk” gibi, milli irade söylemi de o karanlık menzile ulaşmak için sadece bir araçtan ibaretmiş. İhtiyaç kalmayan milli iradenin katline ferman yazıldı…

 

 

“İstikşafi” görüşmelerin sonucuna baktığımızda, geldiğimiz sonuç;

 

 

-7 Haziran seçimiyle oluşan milli iradeye hiç saygı duyulmadı, aksine tanınmadı, aşağılandı. TBMM kilitlendi, komisyonlar bile kurulamadı. Seçilen milletvekilleri, seçildiklerine pişman haline getirildi. Milli iradenin TBMM’de de tecelli etmesi engellendi.

 

 

-Ülkeye barış iklimi hakim olmuşken, besleyip büyüttükleri IŞİD belası da kullanılarak, barış süreci “buzdolabına alındı.” Savaş ortamına geçilmesi için, gereken her şey yapılmaya çalışıldı.

 

 

-Ülkede reel ekonomi, özellikle tarım ve hayvancılık çökmeye terk edildi. Temel gıda maddelerini bile ithal edecek duruma geldik. Döviz, rekor üstüne rekor kırmakta, döviz ile borçlananların borçları katlanmaktadır. Ülkede güven ve istikrar kalmadığı ve gelecek ile ilgili umutlar da bittiği için, yabancı sermaye kaçmaktadır.

 

 

-Başta Avrupa ve ABD’de olmak üzere, uluslararası alanda itibarımız yerlerde sürünmektedir. İran bile dünyada çok daha saygın bir konuma gelmişken, komşularla sıfır sorundan, sıfır komşu sonucuna gelindi. “Stratejik Derinlik”, Ortadoğu bataklığına saplanmaya dönüştü.

 

 

-Tüm bunlar yetmezmiş gibi, sessiz sedasız bir “rejim değişikliği” müjdelendi. Anayasa ve yasalar ortadayken, rejim değişikliği hukuken mümkün olmadığına göre yapılanlar, “sivil darbe” olarak dillendirilmeye başlandı. “KaçAk Saray” tarafından talep edilen, bu fiili rejim değişikliğine (gerçekte Saray Darbesine) yasal bir kılıf bulunmasıymış. Bu kadarını 12 Eylül Paşaları bile dillendirmemişlerdi.

 

 

Yapılması gereken; önümüzdeki aylarda yapılacak olan erken seçim veya tekrar seçimde, Gezi Ruhuyla, 7 Haziran’dan daha fazla katılım sağlamak, mevcut müstafî iktidarın partisinin mecliste en son sıraya düşmesini sağlamaktır. Bunu en çok da geçmişte şu veya bu nedenle bu partiye oy vermiş olan vicdan sahiplerinin düşünmeleri ve istemeleri gerekiyor. Aksi takdirde, güzel ülkemizi şimdikinden çok daha karanlık günler bekleyecektir.

 

 

Tüm olumsuzluklara rağmen, karamsarlığa meydan vermeyelim. Büyük üstâd Çetin Altan’ın deyimiyle, “enseyi karartmayalım”.

 

 

kemalakkurt@hotmail.com

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
Sivas Katliamı ve insanlığa karşı suçlar
Dünya Emekçi Kadınlar Günü
Nâzım Hikmet 117 yaşında