Anayasa’ya darbe

Anayasa’ya darbe
4 Mart 2016 11:58

Anayasalar da eleştiriden muaf değildir. Daha iyisini yapabilmek için, özgürce eleştirebilmeliyiz. Ancak yürürlükte olduğu sürece, herkes Anayasa’ya uymak zorundadır. Sade vatandaştan, yasama ve yürütme organına kadar. Yargı da beğenmese bile, yürürlükte olduğu sürece uymak zorundadır Anayasa’ya.

 

 

 

 

Av. Kemal AKKURT H&H YORUM

 

Anayasa’ya göre, hiçbir organ, makam, merci veya kişi (Cumhurbaşkanı dahil), mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır (Madde 138). Cumhurbaşkanı, Anayasa’ya göre idarenin başıdır, Anayasa’nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir (Madde 104). Yani Anayasa’ya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye… bağlı kalacağına, görevini tarafsızlıkla yerine getireceğine namusu ve şerefi üzerine yemin eden (Madde 103) Cumhurbaşkanı’nın birincil görevi, mevcut Anayasa’ya bağlılık ve Anayasal kurumlara saygıdır.

 

Yine mevcut Anayasa’ya göre, herkes Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki haklardan herhangi birinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilir (Madde 148). Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme (hükümet ve Cumhurbaşkanı) ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar (Madde 153). Yani hiç kimsenin ve hiçbir kurumun Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamama ve direnme hakkı ve yetkisi yoktur.

 

Yasal durum böyle iken, geçtiğimiz günlerde Sayın Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül hakkındaki tutuklama kararlarının “hak ihlali” olduğu şeklindeki kararına karşı “karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” şeklindeki sözleri, hukukçular arasında şok etkisi yarattı, haklı eleştirilere maruz kaldı. Anayasa Mahkemesi kararını büyük bir memnuniyetle ve “sevinçle” karşılayan hükümet üyeleri ise, Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu tepkisinden sonra yüz seksen derece dönerek hem kararı, hem de Anayasa Mahkemesi’ni topa tuttular.

 

Anayasa Mahkemesi kararının eleştiri sınırlarını aşacak şekilde aşağılanması, mahkeme üyelerinin iktidarın havuz medyası tarafından çeşitli iftiralarla hedef gösterilmesi, artık kanıksadığımız bir Türkiye klasiğine dönmüştür. İktidarın lehinde verilen kararlar (yanlış ve hukuksuz da olsa) alkışlanacak, aleyhe olanlar ise acımasızca eleştirilecek ve aşağılanacak. Anayasa Mahkemesi kararını Sayın Cumhurbaşkanı da Anayasa gereğince saygıyla karşılasaydı (ki olması gereken de buydu), yandaş medya da alkışlayacak veya en azından saygıyla karşılayacaktı. 2007 yılında AKP’yi “laikliğe karşı eylemlerin odağı” nedeniyle cezalandırıp, bir oy farkla kapatılmaktan kurtaran o meşhur (ve doğru) kararın alkışlanması gibi.

 

Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukukun üstünlüğü Genel Müdürü’nün de ifade ettiği gibi, “Demokratik güvenlik için, etkin ve bağımsız yargı, özgür basın, canlı ve etki yaratacak bir sivil toplum, meşruiyeti olan kurumlar ve kapsayıcı toplumların şartıdır. Bir toplumda yargıya olan güven, hukukun üstünlüğü ve demokratik toplumun sağlanmasında son derece önemlidir. Bunun için bağımsız ve etkili hukuk sistemi gereklidir. Türkiye açısından bu unsurlar endişe vericidir”. Sayın Genel Müdür, çok haklıdır. Çünkü Avrupa Konseyi’ne üye 47 ülke içinde sadece bizde bu gariplikler yaşanmaktadır.

 

Kanun Yollarının Tüketilmesi

 

Anayasa’ya göre, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yoluna başvurmak için, iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekiyor. Avukat olan meslektaşımız Sayın Adalet Bakanı da olağan kanun yollarının tüketilmediği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararı vermesini eleştirmiştir. Oysa Can Dündar ve Erdem Gül’ün hukuksuz olarak tutuklanmasından sonra, tutukluluğa itiraz edilmiştir. İtirazın reddi kararına karşı da süresi içinde bir üst mahkemeye itiraz edilmiştir. Üst mahkemenin de ret kararı vermesiyle kanun (iç hukuk) yolları tüketilmiş, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru süreci başlamıştır. Dolayısıyla hem Anayasa Mahkemesi’ne başvuru süreci, hem de bu mahkemenin verdiği karar Anayasa’ya, Anayasa Mahkemesi Yasası’na, AİHS ve AİHM içtihatlarına tamamen uygundur. Anayasa Mahkemesi, belki de tarihindeki en doğru ve en adil kararı vermiştir. (Keşke Güneydoğu’daki sokağa çıkma yasakları hakkındaki başvurulara da hak ihlali kararı verebilseydi, topu AİHM’e atmasaydı!). Aksi halde, Anayasa Mahkemesi de (Allah korsun) Sayın Adalet Bakanı gibi düşünseydi, Can Dündar ve Erdem Gül’ün yıllar sürecek yargılama süreci bittikten sonra bireysel başvuru yoluna başvurulacaktı. Anayasa’nın, AİHS’in ve AİHM’in kastettiği “hak ihlali” bu değildir.

 

Bilgi eksikliği ile değilse, kötü niyetle eleştirilen bir husus da, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği “iptal” kararlarıyla, “ihlal” kararlarının karıştırılmasıdır. Anayasa Mahkemesi’nin, iptal ve itiraz sonucu verdiği kararlar, gerekçesi yazılmadan ve Resmi Gazete’de yayımlanmadan açıklanmaz. Ancak hak ihlallerine karşı verilen “ihlal” kararları hemen açıklanabilir, gerekçe yazılmadan kısa kararlar faksla yerel mahkemesine bildirilir. Can Dündar ve Erdem Gül kararında da yapılan budur.

 

Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlara uymamak şeklindeki beyanlar, aslında “Anayasa’ya uymuyorum” anlamına gelmektedir. O zaman başkalarının da Anayasal kurumları tanımama ve direnme hakkı doğmaz mı? Bu da fiilen Anayasa’ya karşı “darbe” olmayacak mı? Bu talihsiz beyanlar, Sayın Cumhurbaşkanı tarafından değil de muhalefet liderleri veya (AKP’li olmayan) milletvekilleri tarafından söylenseydi, “tarafsız ve bağımsız” Cumhuriyet Savcılarımız hemen durumdan vazife çıkarıp, “Türkiye Devleti’ni, Türkiye Cumhuriyet’i Anayasası’nı, tebdil, tağyir ve ilga” nedeniyle soruşturma açmazlar mıydı veya “anayasal düzene ihanet” sürecini başlatmazlar mıydı?

 

Son tartışmalar, Türkiye’de aslında pek çok kesimi şaşırtmamaktadır. Ancak arzulanan “Türk Tipi Başkanlık” sisteminin, Türkiye’yi götüreceği yer konusunda epey ipuçları vermektedir…

 

(*) Sosyal Demokrat Avukatlar Derneği Başkanı

kemalakkurt@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
Nâzım Hikmet 117 yaşında
70. yılda insan haklarımız
Çocuklarımızın hakları