2023’e doğru: 1915’den 2015’e Mustafa Kemal’in askerlerinin vatan savunması: Yüz yıllık yalnızlık! 9 Eylül 1922’den 29 Ekim 1923’e

2023’e doğru: 1915’den 2015’e Mustafa Kemal’in askerlerinin vatan savunması: Yüz yıllık yalnızlık! 9 Eylül 1922’den 29 Ekim 1923’e
9 Eylül 2015 10:45

9 Eylül 1922 Mustafa Kemal’in askerleri İzmir’e girdi.

 

 

Mustafa MERSİNOĞLU H&H YORUM

 

 

İzmir’in dağlarında çiçekler açar

Altın güneş orda sırmalar saçar

Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar

Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa

Adın yazılacak mücevher taşa

1

13 Eylül 1922 İzmir’de yangın çıkartılması.

 

 

 

2

 

15 Eylül 1922 The Times Gazetesi. Türklerin çok büyük sayıda asker kullanmasına Türk ve Türk olmayan ayırmadan yangın çıkarmak isteyenleri de vurmasına rağmen yangını söndüremediklerine dair haber.

 

 

 

3

15 Eylül 1922 -Mustafa Kemal ve askerleri süngülerle İngilizleri kan dökmeden Trakya ve İstanbul’u terke zorladı. İngiliz tarihine bu Çanak Olayı olarak geçmiştir. Kanada tarihinde ilk defa bu olay yüzünden İngiltere’den bağımsız davranmıştır.

 

4

 

17 Eylül 1922 tarihli önemli ve acil damgalı Başkomutan Gazi Mustafa Paşa adına Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’in Batılı devletlerin Müttefik Komutanlığı’na gönderdiği mektupda, İzmir Yangını hakkında aşağıdaki yorum yapılmıştır.
“Amiral Dumesnil’e..

Ordumuz şehre girdikten sonra alınması gereken tüm önlemler tarafımızdan alınmıştır. Ancak Rum ve Ermenilerin, Türk Ordusu İzmir’e girerse şehri yok etme kararı için önceden planları olduğunu öğrendik. Konuşmalarda bu konu, Metropolit Hrisostomos’un bulunduğu kilisede, ‘Müslümanları ve İzmir’i yakmanın dini bir görev olduğu’ yönünde telkinde bulunulmuştur. Tahrifatın büyüklüğüne bakıldığında, bunların çok iyi organizasyon içinde oldukları gözükmektedir. Bu olayı onaylamak için çok sayıda görgü tanığı ve belge ele geçirilmiştir. Askerlerimiz her şeyi ile bu yangını söndürmek için çalışmışlardır. Artık bundan sonra resmi bir soruşturma başlatılmıştır. İzmir’de bulunan çeşitli uluslardan mütevellit muhabirler de bu konuyu araştırmaktadırlar. Hıristiyan nüfusa iyi bir bakım, yaralananların tedavisi ve mültecilerin yerlerine iadesi işlemleri devam etmektedir”

27 Eylül 1922 Wilmont Lunt, ‘The Bystander’,

 

5

6 Ekim 1922 The Times Gazetesi. İzmir’de uzun yıllar avukatlık yapmış Mr Whittall’a göre delil olamsada ortak düşüncenin Yunan Ve Ermeniler olduğunu söylemesinin haberi. Habere The Times gazetesinin sahibi Lord Northcliffe, aynı zamanda İngiliz Savaş Propaganda Bürosunun yöneticisi olduğundan habere katliam propagandalı eklenmiş düşman olan Türklere karşı.

 

 

7

 

 

11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı.

27 Ekim 1922 Bursa’da Mustafa Kemal’in öğretmenlere konuşması: “Dünya’da her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir.”

30 Ekim 1922 TBMM’nde, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp TBMM Hükümeti’nin Kuruluşuna ilişkin 307 Sayılı Karar alındı.

 

 

8

 

 

 

1 Kasım 1922

“Efendiler,
“Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

Mustafa Kemal
2 Kasım 1922 TBMM’nde saltanatın kaldırılmasına dair 308 sayılı ‘TBMM’nin Ulusal Egemenliğin tek temsilcisi olduğuna ve halifeyi seçeceğine ilişkin kararı aldı.

 

16 Kasım 1922 Güleryüz Sayı 82

 

9

Kabus (Damat Ferit)

 

 

17 Kasım 1922 Son Padişah ve Halife Mehmet Vahdettin, İngiliz savaş gemisi Malaya ile İstanbul’dan kaçtı.

Lozan görüşmeleri 20 Kasım 1922’de başladı. Yeni Türkiye’nin uluslararası hukukunu belirlemek, savaş sonrası sınırlarını çizmek amacıyla toplandı.

23 Kasım 1922

 

10

 

 

Hakimiyet- Milliye’nin mahfaza ve muhafızı…. (Anadolu haritasının üstündeki ‘mahfaza’ kutunun üstünde “Türkiye Büyük Millet Meclisi”, kutudan çıkan ‘muhafız’ halkın elindeki belgede “Hakimiyet-i Milliye 1338 (1922) Teşrin-i Sani”) Ayine 23.11.1922 Sayı: 66 Sayfa: 4 Zeki Cemal Zaferden sonra 3 Ekim (Teşrin-i Sani) 1922’de toplanan Mudanya Konferansı 11 Ekim 1922’de imzalanmıştı. Konferansa Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa’nın reisliğinde, İngiltere delegesi General Harington, Fransa delegesi General Charpy, İtalya delegesi General Mombelli katılmışlardır. Üç buçuk yıl süren Milli Mücadele askeri alanda sona ermişti. Sıra “Barış Konferansı”na gelmişti. İtilaf Devletleri’nin, Lozan’da toplanacak konferans için 27 Ekim’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne çağrıda bulunmalarından 10 gün önce, zaferi sahiplenmek isteyen İstanbul Hükümeti adına Tevfik Paşa, Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekmişti. Yakında toplanması gerekecek “Barış Konferansına İstanbul ve Ankara delegelerinin birlikte katılmalarının uygun olacağını ve bu amaç ile önceden bir zatın görüşmek üzere İstanbul’a gönderilmesini” isteyen telgrafı üzerine kendisine verilen cevap geleceği milli hakimiyetin belirleyeceğinin göstergesiydi: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularının kazandığı kesin zaferin tabii neticesi olmak üzere vukuu yakın olan barış konferansında Türkiye Devleti yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından temsil olunur.” Mustafa Kemal Paşa 18 Ekim 1922
7 Aralık 1922 Akbaba Yusuf Ziya ve Orhan Seyfi tarafından Aydede’nin hemen hemen aynı kadrosu, aynı biçim ve yapısı ile yayınlanmaya başlayan derginin ilk sayısı çıktı. Orhan Seyfi, kısa bir süre sonra dergiyi Yusuf Ziya’ya devretmiş ve Yusuf Ziya hayatı boyunca tek başına çıkarmıştır. 1931-1933 ve 1950-1951 yılları arasında yayını kesintiye uğrayan dergi, Yusuf Ziya’nın 11 Mart 1967’de ölümü üzerine 1977’de kapanana kadar oğlu Engin Ortaç tarafından çıkarılmıştır.

 

1923

1 Ocak 1923 Futbol Fedarasyonu Kuruldu.

10 Ocak 1923 Mustafa Kemal Ankara Hacıbayramda muhtar seçiminde oy kullanması ve demeci’ Diyorsunuz ki istibdat fikri ve irtica bir daha yer bulamıyacaktır. Ben de aynı kanaattayım. Bunu sizin gibi gençlerden işitmek mucib-ı şereftir’

16 Ocak 1923 Mustafa Kemal İzmit’e basına ‘ Bu devletin halife ile alaka ve münasebeti yoktur…Halkı kendi haliine terk edersek bir adım ileri atamayız..İnkilabın kanunu mevcut kanunların fevkindedir.

22 Ocak 1923 Mustafa Kemal’in Bursa Şark Sinemasında konuşması: ‘İnsanlar olgunlaşmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.’

30 Ocak 1923 Türkiye ve Yunanistan’ın kendi ülkelerinin yurttaşlarını din esası üzerine zorunlu göçe tabi tutan nüfüs mübadelesine ilişkin sözleşme ve protocol imzalandı. Göçe tabi tutulan kişilere ise mübâdil dendi.
Sözleşme 19 maddeden oluşuyordu. Sözleşme gereği

 

Mübadeleye tabi tutulmayacak olanlar sözleşmenin 2. maddesinde belirtildiği üzere Batı Trakya Türkleri ile İstanbul Rumları idi. Böylece Büyük Mübadele başladı.

 

3. madde ile 18 Ekim 1912 tarihinden itibaren yerlerinden göç etmiş olanlar da mübadele kapsamına alınıyordu.

 

6. ve 7. maddelere göre göçe tabi tutulanlara her iki hükümette gereken kolaylığı gösterecek, mübadil kişi terk ettiği ülkenin vatandaşlığından çıkacak yeni geldiği ülkenin vatandaşlığını alacaktı.

 

5. maddeye göre mübadillerin mülkiyet haklarına hiçbir zarar verilmeyecekti. 8. maddeye göre ise mübadiller her çeşit taşınır mallarını hiçbir vergiye tabi olmadan yanlarında getirebileceklerdi.

 

9. maddeye göre mübadillerin geldikleri yerde bırakmış oldukları mallar Karma Komisyon tarafından tasfiye edilecekti. Bu madde 18 Ekim 1912’den sonra yerlerinden ayrılanlarıda kapsayacaktı.

 

11, 12 ve 13. maddeler sözleşmenin uygulamasını üstlenecek karma komisyonun kurulması ile ilgiliydi. Karma Komisyonun sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihi izleyen bir ay içinde kurulması öngörülüyordu.

 

14. maddede göçmenlere yeni geldikleri ülkede geride bıraktıkları mallare eş değer nitelikte ve değerde mal verileceği belirtilmişti.

 

15, 16, 17 ve 18. maddeler ise tarafların Karma Komisyona karşı yükümlülükleri, mübadelenin gerçekleşmesi sırasında sağlanacak kolaylıklar, mübadeleye tabi olacak kişilere duyuru yapılması, sözleşmenin yürürlülüğünün emniyete alınması için her iki hükümetin yapacağı yasal değişiklikler yer almıştır.

Mübadeleyi İlk Kez Kim Ortaya Attı?

Mübadelenin uygulanması düşüncesi Mondros Antlaşması’nın hemen ertesinde Yunanistan tarafından ortaya atılmıştır. Yani Anadolu’daki işgallerin başlamasından çok önce. Amaç, hem Balkanlardan hem de Anadolu’nun önemli bir bölümünden Türkleri atmaktır.

Lozan görüşmelerinde azınlıklar ve mübadele konusu günlerce tartışıldı. Mübadeleyle ilgili ilk öneri de Milletler Cemiyeti temsilcisi Norveçli Dr. Nansen’den geldi. Milletler Cemiyeti’nde o gün siyasal olarak egemen olan ülkeler düşünüldüğünde (ABD, İngiltere, Fransa, İtalya etkin ülkelerdi. Türkiye daha üye olmamıştı.), Türkiye’nin nasıl bir güçsüzleştirilme ve bunalıma sürüklenme durumuyla karşı karşıya olduğu da anlaşılır.

Lozan Konferansı’nın 1 Aralık 1922 günü Lord Curzon başkanlığında toplanan sekizinci oturumunda ilk kez mübadele konusu gündeme gelmiştir. Lord Curzon, oturumu açış konuşmasının girişinde şunları söylüyor: “Savaş tutsaklarının mübadelesiyle doğrudan doğruya ilgili ve geciktirilmeye gelmez bir sorunu – Türkiye ile Yunanistan ülkeleri arasında nüfus mübadelesi sorunu – incelemek üzere Komisyonu toplantıya çağırmış olduğunu söyledi. Bu soruna, bir an önce çözüm bulmak gerekmektedir.; çünkü halkın geçim yolları ve gelecek yılın ürünü söz konusudur.” Curzon’un bu sözlerine bakıldığında, mübadele konusunda acelesi olduğu görülmektedir. Ekonomik nedenlerin öne sürülmesinin, ilk bakışta insani gerekçeler içerdiği düşünülse de asıl nedenin kapitülasyonlara direnen Türkiye’nin zor durumda bırakılması amaçlanmaktadır.(Adil Hacıömeroğlu)

 

 

11

 

12

 

13

14

 

15

 

7 Şubat 1923 Mustafa Kemal Balıkesir’de Zağnos Paşa Camii mimberinden halka hitabı: Hutbelerin halkın anlamıyacağı bir lisanda olması ve onların da bugünkü icaplar ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah namını taşıyan müstebitlerin arkasından köle gitmeye mecbur etmek içindir. Hutbeden maksat ahalinin tenvir ve irşadıdır, başka şey değildir. Yüz, ikiyüz, hatta bin sene evvelki hutbeleri okumak, insanları cehl ve gaflet içinde bırakmak demektir.’

 

17 Şubat 1923 İzmir’de ‘İktisat Kongresi’ toplandı.

Mustafa Kemal açılış konuşmasında ‘Hayali harici siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanak noktalarını kendiliğinden kaybederler…Kılıç ile fütühat yapanlar sapanla fütühat yapanlara mağlup olmıya ve netice olarak yerlerini onlara vermeğe mecburdur…Siyasi, askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi muzafferiyetler ile taçlandırılamazlarsa husule gelen zafer devamlı olamaz, az zamanda söner…İktisiyad demek herşey demektir, yaşamak için, Mesut olmak için, insan varlığı için ne lazımsa onların hepsi demektir. Ziraat demektir, ticaret demektir, çalışmak demektir, herşey demektir.’

1 Mart 1923’te Mustafa Kemal TBMM’nde yaptığı konuşmada, ‘Efendiler! Geçen yıl içinde Vakıf Bakanlığı dini yapılar ve hayır kurumlarının onarım ve inşaatında önemli bir çalışma yapmıştır. Yapılan onarım içinde ülkemizin çeşitli yerlerinde olmak üzere 126 cami ile 31 medrese ve okul, 22 su yolu ve çeşme, 175 gelir getiren yer ile 26 hamam bulunmaktadır’ demiştir.”

 

21 Mart 1923 Mustafa Kemal Türk Ocağında çiftçiler tarafından verilen ziyafetteki konuşması. Hâkimiyeti Milliye Gazetesi:

 

Sayın çiftçi kardeşlerim;

Diyebilirim ki hayatımda yaşadığım en yüce, en sade, en mutlu ve içten gece bu gecedir. Çünkü bu gece çok derin saygılarla, sevgilerle bağlı olduğumuz milletimizin büyük çoğunluğunu oluşturan çiftçilerimizle bir sofrada bulunuyorum. Bu sofrada onların emekleriyle üretilmiş ekmeği onlarla beraber yiyoruz.

Arkadaşlar! dünyada fetihlerin iki aracı vardır. Biri kılıç, diğeri saban. Başka yerde de söyledim ve burada bir daha tekrarı yararlı buluyorum. Zaferinin aracı yalnız kılınçtan oluşan bir millet, bir gün girdiği yerden kovulur, rezil edilir, sefil ve perişan olur. Öyle milletlerin sefaleti, perişanlığı o kadar büyük ve acı olur ki, kendi memleketinde bile esir bir halde kalabilir. Onun için gerçek fetihler yalnız kılınçla değil, sabanla yapılandır. Milletleri vatanlarında yerleştirmenin, millete aynı kararda sürekli tutma vermenin aracı sabandır, saban, kılıç gibi değildir. O kullanıldıkça kuvvetlenir. Kılıç kullanan kol çok geçmeden yorulduğu halde sapanını kullanan kol zaman geçtikçe toprağın daha çok sahibi olur. Kılıç ve saban bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima yenildi. Tarihin bütün olayları hayatın bütün gözlemleri bunu doğruluyor. Milletimiz çok büyük acılar, yenilgiler görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun gerçek sebebi şundadır: Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıncını kullanırken, diğer elindeki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık.

 

Arkadaşlar! Felâketler, üzüntüler, yenilgiler milletler üzerinde birtakım etkenler oluşmasına neden olur. Bu etkenlerden başlıcası, öyle kara günlerinden sonra milletlerin uyanıklığını ve ağırbaşlılığını bulması, kendi benliğini duymasıdır. Uzun yüzyılların acıklı sonuçları neticede bizim milletimizde de bu duyguları doğurdu. Tam bir güvence içinde söylerim ki, milletimiz baştan başa böyle bir uyanıklığa sahip olmuş, olgun bir millet halindedir. Açıklıkla ve tam bir övünçle ilân ederim ki, bu millet milli benliğini anlamış, bulmuş ve bunu bütün dünyaya ispat etmiştir. Milletimiz son zaferleri hep bu duyguları, bu anlayışı sayesinde kazandı. Milletleri yükselten bu duygulara bir neden daha ilâve edelim; intikam hissi… Milletlerin kalbinde intikam hissi olmalı. Bu basit bir intikam değil, hayatına, yazgısına, refahına düşman olanların zararlarını temizlemeye yönelmiş bir intikamdır. Bütün dünya bilmeli ki, karşımızda böyle bir düşman oldukça onu affetmek elimizden gelmez ve gelmeyecektir. Düşmana merhamet acizlik ve zayıflıktır. Bu, insaniyet göstermek değil, insanlık duygusunun sona ermesini ilân etmektir. Arkadaşlar, milletleri kurtaran bu duyguların ve nedenlerin gelişimini en fazla çiftçilerimizden sağlamalıyız. Çünkü çiftçi ve çoban bu millet için temel unsurdur. Gerçekte diğer unsurlar bu ana unsur için gerekli ve yararlıdır. Ancak hiçbir kuruntuya kapılmadan bilmeliyiz ki o asli unsur olmazsa diğer unsurlar da yoktur.

 

Mustafa Kemal Paşa bundan sonra topraklarımızın kıymetini ve özellikle Adana ilinin toprağındaki bereketi belirtmişlerdir.

Hemşehrisi olmakla övünç duyduğum bu şehrin bitki yetiştirme bakımından kuvvetini, toprağındaki serveti anlamak için Adana ile Mısır arasında ufak bir karşılaştırma yapacağım. Bilirsiniz ki, Mısır toprağı bereketle, verimli ve ürünlü olması ile “Altın yuvası” denmekle tanınmıştır. Halbuki güzel Adana’mız hiçbir zaman Mısır’dan aşağı değildir. Bunu anlamak için belli birkaç noktayı işaret edeceğim. Bildiğime göre Mısır’ın asıl kıymetli sahası olan delta kısmı 16 bin kilometre karedir. Halbuki Adana’nın aynı kıymette bulunan toprakları 50 bin kilometre karedir. Bu saha içinde ovalar parçası ile Seyhan ve Ceyhan arası 20 bin kilometre karedir. Görüyorsunuz ki, yalnız bu kısım bile ölçü itibariyle Nil deltasından büyüktür. Sonra Mısır toprakları yüzyıllardan beri işlene işlene çok eskimiştir. O topraklar yorgundur, ancak gübre ve fen yardımıyla kuvvetini koruyabilmektedir. Halbuki Adana toprakları henüz genç, dinç, her türlü verime hazırdır. Mısır toprakları fenni araçlardan yararlanabilmek sayesinde ancak bire on veriyor, halbuki Adana toprakları normal ve basit hallerde bire on daima vermektedir. Özen gösterildiği takdirde bire yirmi, otuz verebilir. Adana’nın Mısır’a tercih edilen ayrıcalıkları yalnız bu kadar değildir. Bizim vilâyetimiz denizli, körfezli, limanlı, ovalı, dağlı, tepeli, güneşli, yağmurlu, sıcaklı, serinli çeşitli iklimlerin tamamından oluşmuş bir bütündür. Bu bütün içinde hububata ait arazilerden başka, Mısır bu vilâyetin ormanlarında yetişen keresteden yoksun bulunmaktadır. Bu vilâyetin koyunlarından ve hayvanlarından Mısır mahrumdur. Meyvelerin her türü Mısır’da yetişmez. Bu bakımdan da Adana’mız Mısır’a üstündür.

 

Arkadaşlar, buraya kadar Adana ile Mısır arasında hep göğüslerimizi kabartacak, bize şükür ve kıvanç verecek karşılaştırmalar yaptım. Bir de acı verecek uğursuz karşılaştırmalar da var, onları da söyleyeyim. Biliyorsunuz ki, Mısır’ın hayatı Nil’dir ve Nil’in, hayat kaynağı oluşu ise fenni düzenlemeler ve donanımlar iledir. Adana’yı da üç büyük nehir suluyor. Fakat bu nehirler ilim ve fennin o düzenlemelerinden mahrum olduğu için, taşkınlar da yarar yerine zarar veriyor. Düzensiz akıntılar yüzünden taşımacılık kesintiye uğramaktadır ve meydana gelen bataklıklar yüzünden ovalar sıtmalıdır. Bu hastalıklar yüzünden halk çalışmaya kuvvetsiz kalıyor ve vilâyetin nüfusu azalmaya mahkûm oluyor. Demin dedim ki, Adana vilâyetinin yalnız ova ve nehirler arası bile Mısır’dan fazladır. Halbuki bir de her iki bölgenin nüfusunu düşününüz. Adana’daki 400 bin nüfusa karşılık Mısır’da onbeş milyon nüfus var. Bunun dokuz milyonu Adana ovasından daha küçük olan Mısır deltasında bulunuyor. Demek ki, deltanın nüfusu Adana ovasından yirmi misli fazladır. Ve demek ki, bu verimli vilâyetin ovaları daha yirmi misli nüfusu rahat, mutlu, zengin etmeğe yeterlidir. Bu nüfusu bugünkü doğal ve zor şartlar içinde az zamanda sağlamayamayız. Nüfusu artırmaya ait bütün önlemlerimizi almakla beraber bu önlemler ne kadar geniş ve kuvvetli olursa olsun, bu nüfus boşluğunu karşılamaya yeterli değildir. Bu boşluğu ancak makineyle gidereceğiz.

 

Arkadaşlar, Adana vilâyeti bir devleti başlı başına idareye yeterli bir servet kaynağıdır. Dünya Savaşından önce Mısır yedi buçuk milyon kantar pamuk üretiyordu. Bu pamuk 35 milyon altın lira getirirdi. Genişliği, verim kuvveti bakımından Mısır’dan aşağı kalmayan Adana’nın bu miktarda pamuk üretmesine hiçbir engel yoktur. Adana bir yıllık 35 milyonu yalnız pamukla pekâlâ kazanabilir. Biz bunların inşaallah hepsini sağlayacağız. Yalnız bunun için bir şeye gerek vardır: Ekonomimizde tam bağımsızlık. Güzel vatanımızı yoksulluğa, memleketi haraplığa sürükleyen çeşitli nedenler içinde en kuvvetli ve en önemlisi ekonomimizde bağımsızlıktan mahrum oluşumuzdur. Şükretmeğe ve övünmeye değerdir ki, bu bağımsızlığı bugün fiilen elde etmiş bir yerde bulunuyoruz. Ancak fiilen sahip olduğumuz bu bağımsızlığı düşmanlarımıza şeklen ve resmen de onaylatmak gerekmektedir. Devletin ve milletin son amacı işte bu noktayı sağlamaya yönelmiştir. Kuvvetle ümit ediyoruz ki, bu noktayı sağlamada başarı gerçekleşecektir. Bu nokta o kadar hayati ki onu mutlaka elde edeceğiz.

 

Devletler şimdiye kadar bize şu ve bu meselelerde gösterişli izinlerde bulunuyorlar gibi görünüyorlar. Ancak iktisadi esaretle bizi felce uğratıyorlardı. Öteden beri bize bazı şeyleri vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi durum alırlar, gerçekte iktisatta elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu esarete katlanan devlet ileri gelenleri memnundu. Çünkü görünüşte büyük bir bağımsızlık sağlamışlardı. Fakat gerçekte milleti mânen yoksulluk çukuruna atmışlardır. Bunlar iktisadi mahkûmiyeti anlayamayan bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün milletimiz hayat noktasının nerede olduğunu çok güzel anlamıştır. Özellikle Adana’nın aydın halkı, bu gerçekleri çok iyi anlamaktadır. Arkadaşlar, şimdiye kadar büyük zaferler kazandık. O zaferleri hayat için, saadet için milletin refahı için yeterli zannettik; bu şekilde aldanıştan aldanışa düştük. Halbuki zafer ve fetihlerden sonra derhal sanat ve iktisadiyat alanında hızlı adımlarla yürümek gerekiyordu.

 

Bilirsiniz, Ruslar İsveç’in mahkûmuydu. Büyük Petro çok kanlı savaşlardan sonra Rus istiklâlini temin etti. Fakat istiklâli kurtarır kurtarmaz derhal memleketin içinde ziraat ve sanatı asırların gereklerine göre yürütmeye yöneldi. Bizler de gerçek kurtuluşa ermek istiyorsak, çok kan dökerek, kazandığımız zaferlerden sonra çok fedakârlık yaparak ziraat, ticaret, sanat sahasında güvenli adımlarla yürümeye bakalım.

 

Mustafa Kemal Paşa burada kağnı ile otomobile, yelken gemisiyle vapura rekabet edilemeyeceğini, memleketimizdeki araçların ne ilkel yapıda olduğunu, medeniyette nasıl geri kaldığımızı, bu araçsızlık yüzünden Amerika unlarına rekabet edemediğimizi, milletin kendi sahillerindeki vatandaşlarını besleyememesindeki acılığı anlattıktan ve yalnız kendimizi bilmek değil etrafımızdaki komşuları, milletleri ve onların hangi vasıta ile donanmış olduğunu da bilmek lâzım geldiğini ve bugün İslâm âleminin ne halde bulunduğunu açıkladıktan sonra sözlerine şöyle devam etmişlerdir:

 

Arkadaşlar! Milletimizin içinde bulunduğu bu aldanışın gerçek nedeni nedir? Bu millet ki asırların aldanışı içinde en sonunda gözünü açtığı zaman, kendini insan mezarının kenarında bulmuştu. Bir an ve bir adım daha, artık sonsuza dek gözünü açmamaya mahkûm kalacaktı. Bundan sonra inşallah milletin uyanık gözleri bir daha kapanmayacak, artık bundan sonra o gözler nurlu, alevli ve dikkatli kalacaktır. Fakat bunun böyle olmasını sağlamak için eski durumun gerçek nedenini aramak ve bir daha tekrarlanmasına meydan bırakmamak gerekir.

 

Bizi mezara götüren o gerçek neden nedir? Bunu hiç şüphesiz idaremiz içinde aramalıdır. Demin arkadaşımız Ramazan Ağa çok güzel izah etti: “Ben hiç mektep, medrese görmedim, cahilim kusura bakmayın” dedi. Keşke mektep, medrese görmeyenlerin hepsi değerli Ağa gibi olsaydı. Çünkü kendileri çok bilgin ve daha gerçek bilgi sahibidir. Okur yazar olmayan Ramazan Ağa, cahil olmadığını demin konuşmamız sırasında çok güzel ispat etti. Özetle demiştir ki:

 

“Eski Osmanlı hükûmeti sopaya sahipti. Biz çalışırız, ürünlerimizi elimizden alırlar. Yine karşımızda sopayı görürdük. Dinleyecek makam yoktu. İşitirdik birtakım insanların sarayları, cariyeleri varmış, onların başında sultan varmış. Meğer bizim bütün mal ve mülkümüz onlarınmış. Bizi her şeyden mahrum eden meğer o saraylar, o sultanlarmış”.

 

Evet arkadaşlar, o saraylar ve o sarayların etrafını çeviren hainler asırlarca bu milleti aldanışta bıraktılar; onu aydınlığa koşmaktan yasakladılar. Onlar bu milleti ve bu memleketi yalnız iki zamanda düşünürlerdi. Biri paraya, diğeri askere gerek duydukları zaman! Bir baştan memleketi soyarlar, diğer yandan milletten aldıkları askerle Viyana’yı, Mısır’ı, İran’ı zabtetmek için fetihlere kalkarlardı. Halbuki milletin o fetihlerde hiçbir milli isteği, vicdani isteği ve çıkarı yoktu. Onların hırsı, onların şan ve şerefi için, bu milletin evlâtları bir daha dönmemek üzere onların arkasından sürüklenirlerdi. Sonra onların, saraylardaki büyük gösterişi sağlamak için paraya ihtiyaçları vardı. Bu parayı milletten sopa ile alırlardı. Bütün bunların sonucu milleti yoksulluğa, haraplığa sonunda ölümün kıyısına götürdü. İşte bu idare şekline padişahlık idaresi denir. Arkadaşlar, bu idareyi bir daha dirilmemek üzere tarihe gömdük. Bugün eski idareden büsbütün ayrı yeni bir Türkiye devleti var. Bunu idare eden Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’dir. Tam bir cesaretle diyebiliriz ki, bugün bir halk hükümetimiz vardır. Bu halkın kaderi artık sonsuza dek bu halkın elindedir. Gerçekten bugün bu hükûmetin bütün prensiplerini, bütün usullerini bu yeni idarenin gereklerine göre uygulayamadık. Ancak insafla düşünmeli, yeni idarenin hayatı kaç seneliktir ve nasıl bir zamanda doğdu ve nasıl şartlarla büyüdü? Arkadaşlar, bir hükûmet iyi midir, kötü müdür? Hangi hükûmetin iyi veya kötü olduğunu anlamak için, hükümetten amaç nedir? Bunu düşünmek lâzımdır. Hükûmetin iki amacı vardır. Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını sağlamak. Bu iki şeyi sağlayan hükûmet iyi, sağlamayan kötüdür. Eski Osmanlı hükûmeti bu iki amacı sağlamış mıdır? Bu soruya tam bir kesinlikle verilecek cevap olumsuzdur. O hükûmet bir defa milleti koruyamadığı gibi, daima ve daima kırdırmıştır. Bilir misiniz, yalnız son kırk beş seneden beri Yemen’de yok olan askerilerimiz ve dönmeyen evlâtlarımızın adedi bir buçuk milyona yakındır. Balkanları, Suriye’yi, şurayı, burayı düşününüz.

 

Birçok yerlerde bekçilik yapmak için öldürülen sınırsız, hesapsız evlâtlarımızı düşününüz. O hükümetin bu milleti nasıl doğrattığını anlarsınız. O hükümet birinci amacını yapamadı. Bari ikinciyi yaptı mı, bari kalanlar mutlu ve zengin midir? Bunu hiç düşünmeye gerek yok. Yazık ki memleket baştan sonuna kadar virâneliktir. Her yerde baykuşlar ötüyor. Milletin yolu yok, serveti yok, hiçbir şeyi yok. Bütün millet acınacak bir yoksulluk içindedir.

 

İşte eski hükûmet şekli milleti bu halde bıraktı. Çiftçi arkadaşlar, herkes sizler gibi vicdanlı, saf ve temiz kalpli olsaydılar onlara eski hükümetin kötülüğünü anlatmayı gereksiz sayalım. Fakat kendisini bilgili zanneden birtakım akılsız ahmaklar, vicdansız hainler var. Bunlar benim kötü olarak açıkladığımı, size iyi olarak anlatacaklardır. Onlara verilecek cevabın ne olması gerektiğini sizlere bırakıyorum.

 

Şimdiki hükûmet şeklimiz, bizim için en iyi ve en uygun olanıdır. Henüz üç buçuk dört yaşında olan bu devletim, bu süre içinde yaptığını birim olarak alınız ve aynı birimle bundan sonrayı da inceleyiniz. Bu hükümet şeklinin dört senede ne yaptığını düşününce, bundan sonra da ne yapılabileceğini anlarız. Dört senelik kısa bir zaman içinde milli varlığımızı, şerefimizi, şahsiyetimizi kurtardık. Bütün dünyaya karşı yalnız bugünkü varlığımızı korumakla kalmadık, asırların omuzlarımıza yüklettiği günahları da temizledik ve onların işleyicisi olmadığımızı insanlık dünyasına fiili olarak ispat ettik. Gerçekten bu hükümet şekli, bu kısa süre içinde milleti rahat ve mutlu yapamadı. Bin türlü zahmet ve sıkıntılar içinde ilk adımlarını atan bu hükümet şeklinin kazançlarını henüz maddi bir halde görmüş değiliz. Ancak yapılan şeyler bize, yapılacak şeyleri de çok güzel gösteriyor. Hepimiz vicdanlarımızda en kuvvetli inançla ve güvenle biliyoruz ki, milletimiz mutlaka zengin, rahat ve mutlu olacaktır. Hükûmetimizin şekil ve mahiyeti bu amacı sağlamaya yeterlidir, kefildir ve gücü iyidir.

 

Mustafa Kemal Paşa bundan sonra milli iradeden, milletin hâkimiyetini artık kimseye vermeyeceğinden, hâkimiyetin bir millet için hayat, namus ve her şey olduğundan, artık milletin namus ve hayatını başkasına bırakamayacağından, bu milletin elinden hâkimiyetini almak isteyen hain ve aldatıcıların artık başarılı olmalarına imkân olmadığını anlatarak sözü kendi hakkında gösterilen övgü ve gösterilere getirerek devam etmişlerdir.

 

Gerek bu gece burada ve gerek dünden beri her yerde, saygıdeğer hemşehrilerim Adanalıların hakkımda gösterdikleri çok kıymetli, çok ateşli ve içten değerbilirlik ve güler yüzlülüklerden bütün varlığımla duyguluyum ve kendilerine teşekkür borçluyum.

 

Yalnız şunu bir gerçek olarak biliniz ki, şeref hiçbir zaman bir adamın değil, bütün milletindir. Eğer yapılan işler önemli ise, gösterilen başarılar belliyse, inkılâplar dikkati çekmişse her fert kendini tebrik etmelidir. Çünkü böyle büyük şeyleri ancak çok yetenekli olan büyük milletler yapabilir ve bu milletin her ferdi böyle en yetenekli ve büyük bir milletten biri olduğunu düşünerek kendini tebrik etsin.

 

Mustafa Kemal Paşa bundan sonra milletteki dayanışmadan, fikir, duygu ve niyet birliğinden, bu üç şeydeki birlikle başarıya erdiğimizden, milletin bir dayanışma kitlesi olması ile Yunanın denize döküldüğünden ve bundan sonraki mücadelede de bu dayanışmayı daha fazla kuvvetlendirmeye ihtiyacımız olduğundan söz ederek sözlerine şöyle devam etmişlerdir.

 

Üç dört yıl önce girişimlerimin başlangıcında, kuvvetli sözler söylemiştim. Bu milletin yetenek derecesini yakından ve içinden görmek bakımından kuvvetli sözler söylemiştim. O zaman onları küçümseyen hafif beyinli kimseler vardı. Fakat sırf milletimizin ruhundaki büyük yeteneğe güvenerek, gerçekleşmesinden önce söylediğim o sözlerin, gerçekler ve hareketler ile maddeten doğruladığını görmekle mutluyum. Hiçbir sözümde milletime karşı geri dönme durumunda kalmadım. Onları söylerken bir hayalperest gibi, hayal söyleyen bir şair gibi değil, onları söylemekliğim bu milletteki yetenek unsurlarını bilmekliğimden idi. Yine aynı unsurlara güvenerek siz saygıdeğer çiftçilere kesinlikle söylüyorum ki, geleceğe dair söylediklerim de kolaylıkla gerçekleştirilebilirdir ve gerçekleştirilecektir. Yeter ki birbirimize olan güven bitmiş olmasın.

 

İyi biliniz ki, bu güveni bozmaya çalışanlar vardır. Sizi aldatmak ve alçaltmak isteyenlere açıkça sorunuz. Biliniz ki o aldatıcılar açık sözden kaçınırlar. Onlar kulaktan kulağa söylemeyi tercih ederler. Siz onlara “fısıldama istemiyoruz” deyiniz. O hainlerin fısıltısı kısılsın, millet her şeyi açıkça öğrensin ve açıkça sorsun.

 

Mustafa Kemal Paşa burada savaş ve barış hakkındaki düşüncelerini açıkladıktan sonra sözlerine devam etmiştir:

 

Mutlaka şu ve bu sebepler için, milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş mecburi ve hayati olmalı. Gerçek düşüncem şudur: Milleti savaşa götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, “ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Lâkin, millet hayatı tehlikeye maruz kalmayınca, savaş cinayettir.

 

İnşallah iyi ve şerefli bir barış yapacağız. Barışın imzasıyla önümüzde bir çalışma devri açılacak. O zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihi görevini tamamlamış olacağı için, tabiatiyle yeni seçimler yapılacaktır. Saygıdeğer çiftçiler, yeni seçimi çok önemli bir vatan meselesi olarak kabul ediniz. Çünkü bundan sonra toplanacak olan meclisin memlekete, millete yapmaya mecbur olduğu görevler çok güç, çok ağır, çok önemlidir. İçinizde memleketi ve milleti en çok seven, aklına, anlayışına, vicdanına en çok güvendiğiniz insanları seçiniz. Ancak bu sayede meclis sizin isteklerinizi yapmaya, lâyık olduğunuz rahatlığı sağlama gücüne sahip olacaktır. Bana gelince millet beni tekrar seçerse, bu yeni meclise dahil olurum. O zaman görevimi güvenle yapabilmek için, bir Halk Fırkası kurmak isteğindeyim. Partinin programını gerektiği zaman bütün millete bildireceğim. Memnun olursanız iyi bulduğunuz yerler olursa onları kabul ettiğinizi memnun olmadığınız yerler olursa onları da bana bildirirsiniz. Ben de düzeltirim. İstiyorum ki, o program şahsi olmasın, bütün milletin programı olsun.

 

Mustafa Kemal Paşa sonra siyasî duruma geçerek düşündüklerini anlatmışlar ve sözlerine şöyle devam etmişlerdir:

 

Devletlere verdiğimiz son karşı cevabı biliyorsunuz. Basit, kanuni, hayati olan şartlarımızı devletler kabul etmezler de bizi savaşa sevk ederlerse, sakın telâş etmeyiniz. Emin olunuz ki o zaman belki şimdikinden daha kuvvetli bir devre sahip olacak, daha uygun şartlar elde edeceğiz. Ordularımız da her tarafta maddi ve manevi güvenceyi elde etmeye yeterli bir güçtedir.

 

Mustafa Kemal Paşa çiftçilere teşekkür ederek daha uygun zamanlarda kendileriyle yakınlık içerisinde etraflı görüşeceklerini temin eyleyerek iki saat onbeş dakika devam eden konuşmasına aşağıdaki cümle ile son verdi:

 

Saygıdeğer çiftçiler, sizler hepimizin babasısınız, hepimizin efendimizsiniz.
Mustafa Kemal
24 Mart 1923 ABD Time Dergisi kapağı.

16

 

29 Mart 1923’te Garp Cephesi Komutanlığı’na Verdiği Zayiat Raporu
17

9 Nisan 1923 Doğu Anadolu’da demiryolu inşası için Chester firmasıyla yapılan mukavelenin tasdikine dair Kanun’un Büyük Millet Meclisinde kabulü.

11 Nisan 1923

18

 

Halk Fırkası Karagöz — Gördün mü Hacivat milleti! kendini içerideki, dışarıdaki düşmanlardan kurtaranı işte böyle omuzunda taşır! Buna adıyla sanıyla Halk Fırkası, Hak Fırkası derler! (Bayraklarda “Halk”) Karagöz 11.4.1923 Sayı: 1572 Sayfa: 1 Halk Fırkası’nın habercisi bir karikatür. 8 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatıyla bir çeşit parti programı niteliğindeki Dokuz Umde’yi yayınlamıştı. Bu metin geliştirilecek, çeşitli tüzük ve program taslakları tartışıldıktan sonra ikinci devre için seçilen milletvekilleri, Halk Fırkası’nın kurulması hakkında görüşmek üzere ilk toplantıyı, bu karikatürün yayınından 4 ay sonra 7 Ağustos’ta TBMM’de gerçekleştireceklerdi. Daha sonra bu konuda toplantılar sürecek, 9 Ağustos’ta Milletvekillerine dağıtılan Fırka Nizamname taslağı görüşülerek 9 Eylül’de kabul edilecektir. Halk Fırkası’nın kuruluşu 9 Eylül olarak kabul edilir.

14 Nisan 1923 Anadolu Ajansına demeci ‘Bugün kimse İttihat ve Terakki Cemiyeti veya Fırkası namına hareket etmek salahiyetini haiz değildir.’

1 Mayıs 1923 tarihi itibariyle Türkiye topraklarındaki Rum/Ortodoks nüfus ile Yunanistan topraklarındaki Türk/Müslüman nüfus arasında zorunlu göç uygulaması şarta bağlanmış oluyordu

24 Temmuz 1923 Lozan Barış Andlaşması.

 

19

 

« Lozan antlaşması, Türk milleti aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş, büyük bir suikastin yıkılışını ifade eden bir belgedir. Osmanlı devrine ait tarihe eşi geçmemiş bir siyasi zafer eseridir. »Mustafa Kemal

 

20

21

 

Türkiye-Suriye Sınırı: Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması’nda çizilen sınırlar kabul edilmiştir.
Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için, bu konuda İngiltere ve Türkiye Hükûmeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı.

 

Türk-Yunan Sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda belirlenen şekliyle kabul edildi. Meriç Nehri’nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosnaköy, ve Yunanistan’ın Batı Anadolu’da yaptığı tahribata karşılık, savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verildi.

 

Adalar: Gökçeada ile Bozcaada özerk bir yönetime tabi tutulmak şartıyla (Türkiye antlaşmanın bu maddesini uygulamadı) Türkiye’de, diğer Ege Adaları İtalya’ya kaldı. İtalya’nın Türk sınırına yakın adaları silahsızlandırması kararlaştırıldı. Sevr Antlaşmasıyla Oniki Ada İtalya’ya diğer adalar Yunanistan’a bırakılmıştı. Oniki Ada ve Rodos 1945 yılında müttefiklerin eline geçti ve Nisan 1947’de resmen Yunanistan’a teslim edildi.

Türkiye-İran Sınırı: Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması’na göre belirlenmiştir.

Kapitülasyonlar: Tamamı kaldırıldı.

Azınlıklar: Lozan Barış Antlaşması’nda azınlık, Müslüman olmayanlar olarak belirlenmiştir. Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. Antlaşmanın 40. maddesinde şu hüküm yer almıştır: “Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapma konularında eşit hakka sahip olacaklardır.” Batı Trakya’daki Türklerle, İstanbul’daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya’daki Rumlar ile Yunanistan’daki Türkler’in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.
Savaş tazminatları: İtilaf Devletleri, I. Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler. Sadece Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç bölgesini verdi.

Osmanlı’nın borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye’ye düşen bölümün taksitlendirme ile Fransız frangı olarak ödenmesine karar verildi. Düyun-u Umumiye de böylece tarihe karıştı.
Boğazlar: Boğazlar, görüşmeler boyunca üzerinde en çok tartışılan konudur. Sonunda geçici bir çözüm getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecekti. Boğazların her iki yakası askersizleştirilip, geçişi sağlamak amacıyla başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturuldu ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti’nin güvencesi altında sürdürülmesine karar verildi. Böylece Boğazlar bölgesine Türk askerlerinin girişi yasaklandı.

Yabancı okullar: Eğitimlerine Türkiye’nin koyacağı kanunlar doğrultusunda devam etmesi kararlaştırıldı.
Patrikhaneler: Dünya Ortodokslarının dini lideri durumundaki patrikhanenin siyasi yetkilerinden arındırılarak İstanbul’da kalmasına izin verildi.

2 Ağustos 1923

 

22

 

 

— Paşam yüz bir pare sulh topunu attık. Artık istirahat edelim mi? — Evet fakat her ihtimale karşı topları tekrar doldurduktan sonra. Kelebek 2.8.1923 Sayı: 17 Kapak Lozan Anlaşması’nın imzalanması şeferife 24 Temmuz’da, saat 17.00’den itibaren, Ankara, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Sarıkamış, Adana ve Erzurum müstahkem mevkileri ile Refet Paşa Karargahı’ndan yüzbir pare top atışı yapılmıştı.

9 Ağustos 1923 Halk Fırkası Nizamnamesi Kabul edildi.
« Halk Fırkası halkımıza siyasi terbiye vermek için bir mektep olacaktır…»Mustafa Kemal

8 Eylül 1923

 

23

 

Siyasi Futbol Hacivat — Geçen yıl İzmir’den devirdiğimiz bir tekme ile bu topu Atina kalesine kadar sokmuştuk. Senyor Mussolini de korkudan Atina’ya sordu! Karagöz — Sırpla Bulgar sıradalar, onlar da birer tekme indirdiler mi artık bu toptan hayır bekle! Karagöz 8.9.1923 Sayı: 1615 Sayfa: 4

29 Eylül 1923

 

 

24

 

 

Türkiye Şekl-i Hükümet İmalathanesi Karagöz — Hah işte şöyle Paşa efendiler, kendi kendimize şekl-i hükümet icad edeceğiz diye iki senedir nâ-hakk yere uğraştık. Nihayet çevire çevire, benzete benzete yine Avrupa’daki o renklere benzettik. Bakın ne ala oldu, şimdi ben de üstüne şu levhayı oturtayım olsun bitsin! (Yerde kırılmış testide; “Saltanat”, ibrikte; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti”, Karagöz’ün elinde “Türk Cumhuriyeti”. Çalışanlar (soldan) Mustafa Kemal Paşa, Fevzi (Çakmak) Paşa, Kazım (Karabekir) Paşa) Karagöz 29.9.1923 Sayı: 1621 Sayfa: 1 Lozan Anlaşması’nın imzasından sonra her kafada “peki şimdi ne olacak” sorusunun cevabı aranıyordu. 1923 yılının eylül ve ekim aylarında, hükümet şeklinin ne olacağına dair tartışmalar başlamıştı. 27 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa, Neue Freie Presse gazetesine verdiği demeçte şunları söylüyordu: “… Yeni Türkiye Teşkilat-ı Esasiye Kanununun ilk maddelerini size tekrar edeceğim: Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İcra kudreti, teşrii selahiyet milletin yegane hakiki mümessili olan Meclis’te tecelli ve temerküz etmiştir. Bu iki kelimeyi bir kelimede hülasa etmek kabildir: Cumhuriyet” Nâ-hakk: haksız, boş.

 

1 Ekim 1923

25

 

Güzele ne yakışmaz! (Kuşakta “Cumhuriyet”) Akbaba 1.10.1923 Sayı: 86 Sayfa: 1 Ramiz Gökçe Henüz Cumhuriyet ilan edilmemiştir ama kimin Cumhurbaşkanı olacağı bellidir.

6 Ekim 1923 Mustafa Kemalin askerleri İstanbul’a girdi.

13 Ekim 1923 Ankara Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti oldu.

Ankara, Ankara güzel Ankara,
seni görmek ister her bahtı kara.
senden yardım umar her düşen dara
yetersin onlara güzel Ankara.
26 Ekim 1923 Milli Takımımız, tarihindeki ilk milli maçı Taksim Stadı’nda Romanya’yla yapmıştı.

 

26

 

29 Ekim 1923 Cumhuriyet ilan edildi. Gazi Mustafa Kemal ilk Cumhurbaşkanı seçildi.
“Cumhuriyet akıl ve şuurla kurulmuştur. Zayıf değildir. Yüzyıllardan beri çekilen milli musibetlerin uyanıklığı ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Türk milletinin tabiat ve ününe en uygun idaredir”.

Gazi Mustafa Kemal

 

 

 

Mustafa MERSİNOĞLU Twitter

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
23 Haziran seçimleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin seçenekleri
‘Ne güzeldir, dağların üstünde onun ayakları, ki müjde götürür’
Dünya basınında 31 Mart 2019 Türkiye yerel seçimleri