CHP’li Pekşen: Birçok ülkenin bayrağında Türkiye’nin izi var

CHP’li Pekşen: Birçok ülkenin bayrağında Türkiye’nin izi var
4 Mart 2018 13:00

Nurzen Amuran sordu, CHP Trabzon Milletvekili Haluk Pekşen yanıtladı.

 

 

 

Nurzen Amuran: Küreselleşmenin uluslararası alanda barış ve refah getireceği iddiasının, artık her yerde sorgulandığını biliyoruz… Günümüzde yaşanan savaş, çatışma ve krizlerin nedeninin “Küreselleşme” olduğu düşüncesini zarar gören her ülke paylaşıyor. Ulus devletin karşılaştığı sorunları gündeme getirmek için önce küreselleşmeyle ilgili genel bir değerlendirme yapalım sizinle…

 

Haluk Pekşen: Ulus devletler, 21. yüzyılda dünyaya küreselleşme olarak lanse edilen emperyalizmin sömürüsüne karşı direnen en büyük yapılar olmuştur. Emperyalizme direnen ulus devletler, kendi kaynaklarını kendi halklarının refahı ve mutluluğu için seferber edip, kendi geleceklerini dünyanın saygın birer ülkesi olarak devam ettirmek için büyük çaba sarf etmişlerdir. Bu durum emperyal güçlerin ülkeler üzerinde diledikleri gibi politikalar geliştirmesini engellemiş ve ulus devletlerin kendi çıkarlarını koruyarak uluslararası çıkar çatışmasında denge unsuru olmalarını sağlamıştır.

 

Özellikle 21. yüzyılın başlarında ve 11 Eylül saldırıları sonrasında emperyalist güçler yeni bir yöntemle ulus devletleri önce kendi içlerinde istikrarsızlaştırmayı ve ardından da parçalayarak daha küçük ölçekli devletçiklere dönüştürmeyi ve küreselleşmeye karşı direnme kabiliyetlerini ortadan kaldırmayı amaçlamışlardır.

 

Yugoslavya, bu durumun ilk ve en dramatik örneği olmuştur. Yugoslavya, birlik ve bütünlük içinde, ulus devlet yapısıyla kendi kendine yeten, hatta kendi savaş uçağını üretebilen bir ekonomiden, parçalanmış ve AB’ye avuç açan mikro devletçikler ölçeğine indirgenmiştir. Yugoslavya’da uygulanan bu model, daha sonra 2004 yılında Sea Island’da BOP adıyla dünya kamuoyuna duyurulmuş ve genişletilerek çok büyük bir coğrafyada uygulamaya konulmuştur.

 

Nitekim Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da büyük doğal kaynaklara sahip olan ülkelerin liderleri, küresel güçler tarafından medyanın yönlendirme ve algı yaratma gücü kullanılarak önce kamuoyunun önüne atılmışlar ve ardından bu liderlerin şahsı üzerinden bu ülkelerin halkının gelecekleri şekillendirilmiştir. Kaddafi dönemindeki Libya, Saddam dönemindeki Irak halkının dış müdahalelerle sürüklendiği yaşam koşulları bu duruma çok bariz örneklerdir. Bugün Libya ve Irak halkları eski günlerini arar hale gelmiştir. Libya’nın ve Irak’ın istikrarsızlığa sürüklenmesi ve özellikle BM’nin Irak üzerindeki nükleer ve kimyasal silahlar iddiası maalesef büyük bir algı operasyonuyla kabul ettirilmiş ve bu yalan ortaya çıkmıştır. Bu iki örnek BM ve NATO’ya ola güveni tümüyle sarsmıştır.

 

Amuran: Küreselleşmenin hedefi olan ulus devletlerin parçalanarak devletçilikler oluşturulması ve daha kolay yönetilebilir hale getirilmesi projesi bugün ulus devletin ne denli önemli “birleştirici” bir unsur olduğunu göstermektedir. Bugün ülkemizde ısrarla içtenlikle ulus devleti savunan siyasal partiler arasında tarihi misyonuyla sizin partiniz ön plana çıkıyor, değil mi?

 

Pekşen: Kuşkusuz bütün bu olayların gelişim süreci iyi analiz edildiğinde, dediğiniz gibi CHP ve CHP’nin kurduğu ulus devlet gerçeği ortaya çıkmaktadır. Emperyalizmin önündeki en büyük engel olan ulus devletlerin kurucusu ve özellikle Avrasya coğrafyasında ulus devletlere öncülük eden CHP’nin 12 Eylül darbesiyle kapatılması, küresel çapta planlanan ve adına “Yeni Dünya Düzeni” denilen bir projenin Türkiye’deki habercisidir.

 

CHP, Avrasya coğrafyasının en güçlü ulus devletini inşa etmeyi başarmış, Fransız Devrimi’nden sonra tarihin akışına yön vermiş, çok büyük bir halk hareketinin oluşturduğu siyasal model olarak ortaya çıkmıştır.

 

Bu hareketin büyük bir önemi de şurasıdır ki, genç Türkiye Cumhuriyeti kurulurken galipler masası diye kendini tanımlayan ve Avrasya coğrafyasını paylaşma hakkını kendisinde gören emperyal güçlere karşı büyük bir halk direnişi olarak ortaya çıkmış ve bunu halkın temsilcileri vasıtasıyla başarmıştır. Ancak bu başarının asıl taçlanması ise, doğusunda Sovyetler Birliği gibi büyük bir blok ve batısında güçlü diktatörlükler ve faşizm yükselirken tam burada Anadolu insanından yeni demokratik, laik ve çağdaş bir ulus inşa etmesidir. Bu başarı önce yakın çevrede sonra da dünyanın birçok ülkesinde büyük bir hayranlıkla ve takdirle karşılanmıştır.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının bu büyük başarısı daha sonra çok partili sisteme geçiş ve parlamenter demokrasinin güçlendirilmesi, AB süreci, AGİT gibi örgütlerle ilişkilerin başlatılması ve geliştirilmesi, uluslararası hukukun kurucusu ve meşru sağlayıcısı olarak da önemini giderek artırmıştır.

 

Amuran: Böylece açıkladığınız gibi ulus devlet anlayışıyla Türkiye’nin hem bölgesinde hem de dünyada önemli bir güce ulaşması sağlanmıştır. Bugün eski konumuna kavuşması yeniden rol model olma potansiyeli var mı??

 

Pekşen: Elbette var. CHP’nin kurucu değerleriyle oluşturduğu ve dünyanın büyük bir saygınlıkla kabul ettiği bu büyük model, birçok ülke tarafından dediğiniz gibi, rol model olarak kabul edilerek, takip edilmiştir. Halen birçok ülkenin bayrak işaretleri, sembolleri Türkiye’nin kurucu değerlerinden izler taşımaktadır.

 

12 Eylül darbesi sonrasında CHP’nin kapatılması 20. yüzyılda ulus devlet stratejilerinin tümüyle modelsiz bırakılması sonucunu yaratmıştır ki, bu da İran’dan Afganistan’a, Irak’tan Pakistan’a ve daha birçok ülkede etkilerini göstermiştir. Diğer yandan Türkiye’yi tarihsel saygınlığa taşıyan “yurtta barış dünyada barış” dış politika teorisi hem bölgede hem de dünyada büyük bir güvence olmasının yanı sıra barışa ve dünya dış politikasının meşruiyetine de büyük bir kaynak oluşturmuştur.

 

BU BİR PROJEDİR

 

Amuran: Ancak bugün 12 Eylül’le birlikte başlayan yeni siyasal süreçte sohbetimizin başında belirttiğimiz gibi belirli kesimlerce ulus devlet anlayışı, sorgulanır hale gelmiştir. Bu süreci de yeniden değerlendirelim okurlarımıza.

 

Pekşen: Bu bir projedir. Bu projenin uygulanma sürecini belirttiğiniz gibi kamuoyuna iyi anlatmak gerekir. AKP iktidarı ile birlikte Türkiye’nin hızla bölgesel güvence olmaktan önce çıkarılması ve ardından ulus devlet modelinin sorgulanır hale getirilmesi asla tesadüf değildir. Türkiye, 16 Nisan referandumundan sonra büyük bir rejim bunalımıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu referandumda, esasında Anayasa değişikliği kılıfıyla Türkiye’nin, 20. yüzyılda büyük izler bırakan ve dünyanın birçok ülkesi tarafından örnek kabul edilen, ulus devlet modelinin sona erdirilmesi amaçlanmıştır. AKP Genel Başkanı’nın BOP eş başkanı olması yalnızca Türkiye için değil Ortadoğu ve Avrasya için de planlanmış olan bir sürecin şekillenmesine neden olmuştur.

 

Arap Baharı süreciyle Ortadoğu bölgesi büyük bir istikrarsızlığa sürüklenmiş ve bunun sonucunda da bölge ülkeleri sahip oldukları ekonomik potansiyellerini küresel güçlere teslim etmek zorunda kalmışlardır. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Irak, kişi başına 2500 dolarlık bir milli gelirle açlık sınırında halkına yaşam olanakları sağlamaya çalışmaktadır. Türkiye, bölgede ortaya çıkan bu büyük istikrarsızlıklardan kurtulmayı başarabilirdi.

 

Amuran: Size göre neden başaramadı?

 

Pekşen: Dış politikada uygulanan yanlış ve mezhepçi politikalar bugün maalesef sorunların çok daha fazla ağırlaşmasına sebep olmuştur.

 

İç politikada da yapılan yanlışlar sonucunda, 2005 yılında müzakere tarihi alınan AB süreci, ne yazık ki 2007 yılında başlayan Ergenekon ve Balyoz süreci ve ardından devam eden süreçle sekteye uğramıştır. Bugün gerçek şu ki AB olmadan Türkiye, Türkiye olmadan AB’nin de 21. yüzyıl dünyasının etkili aktörleri olmaları hayalden öteye geçemez.

 

Amuran: Bu başarısızlıkların bize yansıyan sonuçları neler?

 

Pekşen: AKP eliyle Türkiye’nin sürekli istikrarsızlık ve gerilim içinde tutulması ve halkın ortalama moral değerlerinin her geçen gün biraz daha çökmesi yurttaşlık temelini sarsmaktadır. Gençler ve belirli gelir grubundaki insanlar yurtdışına çıkarak hayatta kalmaya ya da yeni bir yaşam alanı bulmaya çaba göstermektedir. Bu durumda ortaya çıkan gerçek, Türkiye’nin adeta içerisinde sürüklendiği kurbağa sendromunun beklenen sonucuna doğru gitmekte olduğudur.

 

Amuran: Türkiye’de hukukun askıya alındığı, OHAL KHK’ları ile ülkenin yönetildiği, bu durumun da ülke ekonomisine ve temel sektörlerine ağır darbe vurduğu yönünde eleştirileriniz var. Sizce bu siyasal tutum vatandaşın gelecek kaygısını nasıl etkiliyor, biraz daha ayrıntılara girer misiniz?

 

Pekşen: Bırakın yasaları anayasa ve uluslararası sözleşmeler tümden askıya alınmakta ve bunu yapabilmek için her türlü yol ve yöntem toplumsal algının yönlendirilmesi için kullanılmaktadır.

 

Anayasanın değiştirilemez ya da değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilk üç maddesi dahi içi boşaltılmaya ve sıradanlaştırılmaya çalışılmaktadır. Referandumlar, demokratik hukuk devletinde asla eşine rastlanılmayacak bir baskı ve yönlendirme altında gerçekleşmekte ve oluşan sonuçlar yoğun bir algı propagandası ile meşruiyet kazanmış gibi kamuoyuna yansıtılmaktadır. Oysa gerçekte toplumun her kesiminde daha büyük bir moralsizlik ve umutsuzluk hakim olmaktadır.

 

Amuran: Şu anda uygulanan siyasal kararların ekonomik sonuçlarını nasıl özetleyebiliriz?

 

Pekşen: Türkiye uygulanan politikalar ile birlikte bütün temel sektörlerini kaybetmiştir. Turizm, tekstil, tarım, inşaat, otomotiv sektörlerinde büyük kayıplara uğramıştır. Bunu sonucunda büyük bir gelir eşitsizliği ve bu eşitsizlikle de birlikte açlık ve yoksulluk içinde yaşayan milyonların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

 

Aç ve yoksul milyonlarca insan umudunu, kamu ulufelerine ipotek etmiştir. Ancak bu düzen şimdi toplumun her kesimi tarafında fark edilmiştir ve bu büyük bir tepki dalgası olmaya başlamıştır. 2002 yılında kentlerin varoşlarında kurdukları ve bir lokma bir hırka sloganıyla yola çıktıkları yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar programıyla halktan oy istedikleri partileri en başta kendi seçmenlerinin hayallerini yıkmıştır AKP.

 

80 milyonun elektrik, su, telefon, gaz, benzin parası adı altında topladığı ağır vergiler daha hazinenin kasasına girmeden 78 yandaş arasında hortumlanmaktadır. 15 yıldır seçtikleri iktidara güvenen seçmen kitlesi kendi çocuklarına iyi bir gelecek, kendileri için adil bir gelir düzeyi ve herkes için güven dolu bir Türkiye hayal etmişlerdi.

 

TÜRKİYE DIŞ POLİTİKASI VE EKONOMİSİ ET VE TIRNAK GİBİ OLAN BİR ÜLKEDİR

 

Amuran: Halkın yaşadıkça bilinçlendiğini söylüyorsunuz. Bugünkü siyasal uygulamalardan gelecek bekleyenlerin umutları sona ermiştir diyorsunuz. Bu hayaller tam ne zaman sona erdi size göre?

 

Pekşen: Bu hayallerin tamamı özellikle Cumhurbaşkanlığı referandumu sonrasında tümüyle ortadan kalkmıştır. Kurucusu ve taraftarı oldukları parti şimdi onlardan çok uzaklaşmış, onların değerleriyle izah edilemeyecek bir duruma gelmiştir. Hatta o gün partiyi kuranlar bugün onlardan uzaklaşmış mahallelerini hatta bazıları şehirlerini terk etmiştir. Bütün bunlar AKP’nin içerde ve dışarda meşruiyet temeline dayanmayan politikalarının ağır sonuçlarıdır. Geçmişte sıcak para tuzağına düşen ve küresel güçlerin sömürgesi olan ülkelerin halen dünyanın gözü önünde nasıl bir ağır bir bedel ödediklerini görüyoruz. Türkiye dış politikası ve ekonomisi et ve tırnak gibi olan bir ülkedir. Küreselleşme ve liberalizmin büyük bir hayal kırıklığı olduğu ve ülkelerde piyasa diye planlanan ve toplumun gelir dengesini sağlayacak dengenin aksine 1.2 milyar insanı açlığa mahkum ettiği artık bir gerçektir. Hal böyle olunca bir yanda çöken küreselleşme ve liberalizm büyük değer kaybetmiş diğer yandan uluslararası meşruiyetten hızla uzaklaşmıştır. Bu durum karşısında AKP iktidarını AB ile Avrasya ile güven sağlayacak ve meşru kurallar içinde kendi çıkarlarını koruyabilecek bir seçenek olmaktan çıkarmıştır.

 

Amuran: Dış politika güvene dayalı yürütülür. Siz AB ile Avrasya ile ilişkilerin belirsizliğinin altını çiziyorsunuz. Bu çok ciddi sonuçlar yaratır değil mi?

 

Pekşen: Elbette. Türkiye dış politikası ile ekonomisi sıkı sıkıya bağlı olan bir ülkedir. Yurtdışı müteahhitlik hizmetleri, tekstil, turizm bunu bariz göstergesidir. Dış politika sapması bütün bu sektörlerin zayıflamasına, hukuk güvenliğinin tümüyle ortadan kalkması da ülke güvenliğinin ve ekonomisinin çökmesine neden olmuştur.

 

Durum böyle olunca turizm yatırımcısı otelinin hak ettiği değerden satılabileceğine ilişkin inancını kaybetti. Beş sene önceki fiyatlar bugün hayal olmuştur, hava yolu firmaları yolcu kaybetmiştir. Yolcu taşıma potansiyeli büyük bir kayba uğramıştır. Tekstil sektöründeki uzun vadeli kontratları kaybetti, atölyelerin birkaç ay sonrasının üretim ve yatırım planı yapma imkanı yoktur. Aynı şekilde yurt dışı müteahhitlik alanında 40 yılda elde edilen birikimler AKP eliyle birkaç yılda kaybedilmiştir. Bu pazarlar AKP eliyle tekrar kazanılamaz.

 

Bürokraside, yargıda, eğitimde, silahlı kuvvetlerde, sivil toplumda, sendikalarda; devletten meslek kuruluşlarına kadar herkes AKP iktidarının bu ülke için umut olmaktan çoktan çıktığını görmektedir. Hal böyle olunca 80 milyon ortak paydalar üzerinde yeniden siyasete, hukuka, kamu düzenine ve geleceğe güven inşa etme arayışındadır.

 

Amuran: Bu arayışın temel göstergeleri nelerdir?

 

Pekşen: Bu arayışın siyasetteki yansımaları da basındaki yansımaları da önemli verilerdir. Halk kendisini TV ekranlarından çekmiş kitaplara ve sinemalara atmıştır. Belgesel izleme oranlarında rekor kırılıyor. Araştırma inceleme kitaplarının satışlarında Avrupa sırlamasında 4. sıradayız. Yeni siyasal arayışlar, çare arayışları her geçen gün yükselmektedir.

 

Kısacası açlık sınırında yaşayanlar ve yoksullar artık siyasetin mevcut haliyle umut ve güven üretemediğini büyük harflerle seslendirmektedir. Herkes olan bitenlere kayıtsız kalmayacağını daha yüksek bir sesle dillendirmektedir. İşte buna sessiz ve derinden gelen dip dalgası diyoruz. Bu dalga en önce sivil toplumda ve siyasi partilerde büyük ve köklü değişikliklere neden olacaktır.

 

Bu sosyolojik bir gerçek, diyalektik bir sonuçtur. Diyalektiğin en temel kurallarından biri olan bu sonucu bugün de görmek mümkündür

 

Amuran: Küreselleşme ile birlikte artık krizler de küreselleşti ve dünyanın her hangi bir yerinde başlayan kriz bir anda küresel ekonomi içindeki ülkelere de yansıyor. Küresel yapı içerisindeki vergi politikalarını ve krizleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Pekşen: ”Tek para, tek dünya ve tek düzen” amaçları ütopik bir hayalden öteye geçememiştir. Türkiye “şok doktrini” uygulamak üzere tasarlanmış, “yeni dünya düzeni” tasarısı içerisine sokulmuş ve tüm sonuçlarıyla ağır ve büyük kaybetmiştir.

 

G20 hükümetleri için adil vergi uygulaması diye bir şey asla söz konusu değildir. Onların tek amacı üzerlerindeki borcu ödeyecek miktarda vergi toplamaktır. Ülkelerin büyümeleri açısından bakıldığında Türkiye’nin hedef vergi oranı optimum oranın çok üzerindedir. Devlet harcamaları ve karlı kurumlar resmen talan edilmiştir.

 

1997’de Tayland ekonomik krizine Türkiye hiç ilgi göstermemişti. Bizi ilgilendirmez diyorduk. Ancak kriz Tayland ekonomisi ile iç içe olan Kore ve Endonezya’ya sıçradı biz yine bizi ilgilendirmez diyerek hiçbir tedbir almadık. Ancak Endonezya ve Kore ekonomisi Rusya için son derece önemliydi. Bu önemiyle Rusya kriz dalgasına yakalandı. Böylece kriz kapıya kadar gelmişti. Rusya’yı vuran ekonomik kriz kısa süre sonra Türkiye’ye yansıdı. Sonrasında ortaya çıkan sonuçlar siyasal ve ekonomik olarak Türkiye için tarihi bir dönemeçte kullanılarak bu günlere gelindi.

 

“Ciddi bir krizin boşa gitmesini kimse istemez”. Son küresel kriz de ABD için böyle olmuştur ve ABD açısından büyük bir fırsata dönüşmüştür. 2008 yılında 35.000 USD olan kişi başına düşen GSMH 2017 yılı rakamlarıyla 56.000 USD olmuştur. Kısacası kapital kazanmış yoksullar kaybetmiştir.

 

SİYASETİN İKBAL İÇİN DEĞİL ÜLKE İÇİN YAPMAK ARASINDA BİR TERCİH NOKTASINA GELİNMİŞTİR.

 

Amuran: Şimdiye kadar sorunları sergiledik. O halde ne yapılması gerekiyor?

 

Pekşen: Siyasi partilerin toplumda yükselen bu dalgayı iyi analiz etmeleri, beklentilerle örtüşen programlara ve bu programları gerçekleştirecek kadrolarla halkın karşısına çıkmaları kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu dip dalgasını yakalayanlar ve bu dalganın beklentilerine uygun çözümler ve programlar üretenler bundan sonraki siyasetin ve doğal olarak da Türkiye’nin geleceğini şekillendirecektir.

 

Siyaseti ikbal için yapmakla ülke için yapmak arasında büyük bir tercih noktasına gelinmiştir. Yerel seçimler, Parlamento seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri Türkiye tarihindeki en büyük yol ayrımlarından olacaktır. Ya yeni sivil toplumun öncülük ettiği Atatürk ilkelerine bağlı, demokratik hukuk devleti yeniden inşa edilecek ya da küreselleşmenin elinde olan, istikrarsızlık bataklığında çırpınan, hiç kimsenin sonucunu öngöremeyeceği ve telafisi bir daha asla mümkün olmayan bir karanlığa sürükleneceğiz.

 

Bütün bu gerçekler toplumun her kesimi tarafından; solcular, sağcılar, muhafazakarlar, milliyetçiler, laikler, cumhuriyetçiler, demokratlar, sosyal ve sosyalistler tarafından kabul edilmektedir.

 

Amuran: Bu durumda sorumluluk hisseden bir siyasetçi olarak nelerin öncelikli olarak ele alınması gerekir? Sözgelimi mensubu olduğunuz parti CHP ne yapmalı?

 

Pekşen: Değindiğiniz gibi bu ahval ve şerait içinde tarihsel görev ve sorumluluk yine CHP’ye düşmektedir. Kurucu değerler birikimi olan CHP, bu ağır süreçten ülkeyi çıkaracak tek siyasi adrestir. O halde bu gerçeği inşa edebilecek yeni yüzler, yeni söylemler ve yepyeni bir umuda tutunmak siyasetin olmazsa olmazı olmaktadır.

 

Amuran: Yakında bir tüzük kurultayınız var. Bu kurultay dediğiniz bu değerlendirmeleri analizleri yapacak önemli bir fırsat ortamı hazırlayabilir.

 

Pekşen: Benim arzum da bu.

 

Amuran: Dileğimiz bütün siyasi partilerin Türk halkına güvenilir bir geleceğin reçetesini hazırlaması. Seçimler ancak bu beklentiyle istenilen sonuçları sağlar. Çok teşekkür ederiz.

 

Pekşen: Ben teşekkür ederim.

 

Nurzen Amuran

Odatv.com

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar