‘Yanık’ iletişim teorisini ortaya atıyorum

‘Yanık’ iletişim teorisini ortaya atıyorum
25 Nisan 2021 08:55

Bir iletişimci olarak kriz durumlarında “ben olsam bu olumsuz olayı nasıl toplardım” diye düşünür, meseleyi imaj ve itibar yönetimi açısından değerlendiririm. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık’ın tepki çeken açıklamaları sonrası da böyle yaptım.

 

 

Salih Levent UĞURLU H&H YORUM

 
23 Nisan’da bir çocuğa koltuğunu devrettiği törende ne demişti sayın bakan onu bir hatırlayalım:

 
“Tabii Ramazan olduğu için bir şey ikram edemedik. Ramazan’dan sonra aynı evde kaldığı 5 arkadaşıyla birlikte bize misafir olarak gelecek o zaman çikolata ve çay hakkımızı kullanacağız.”

 
Bir iletişimci nasıl düzeltirdi bu durumu? Başladım saksıyı çalıştırmaya…

 
Önce “Acaba çay ocağı kapalıydı” desem mi diye düşündüm… Sonra “Yok yok oradan da tepki gelir, ocakçı çayın altına su çekmeyi unutmuş” dedim. “Kantinde de çikolata yokmuş, toptancı ramazan ayı dolayısıyla seyrek geliyor bu aralar” diye ekledim.

 
İşin latifesi bir tarafa neresinden tutsan elinde kalan bir durumla karşı karşıyayız. “Yanık” bir iletişim modeli…

 
Bu tür kriz durumlarında yapılması gerekenler basittir aslında… Ancak ego mu desem nefsani dürtüler mi desem zeytinyağı gibi üste çıkmak ağır basıyor her defasında… Hatayı kabul etmek, özür dilemek, sorumluluğu üstlenmek nedense zül geliyor bizim insanımıza…

 

 

Halbuki bu konular bütün dünyada yıllardır akademik düzeyde ele alınır; risk yönetimi, kriz yönetimi, itibar yönetimi, imaj yönetimi hakkında seminerler düzenlenir, yetmez peynir ekmek gibi sertifikalar dağıtılır ve sonuç hep aynıdır: Yedirmeyiz, ezdirmeyiz, haklıyız, gururluyuz, hatamızı kabul etmeyiz…

 
Peki… Öyle olsun bakalım…

 
Açıkçası iletişim bilmeyen, iletişimciye değer vermeyen kurumların harala gürele yönetim anlayışı kabak tadı vermeye başladı.

 
Hemen her gün bir kurumun vukuatıyla karşı karşıya kalıyoruz. Günlerimiz, haftalarımız sosyal medya ve geleneksel medyada birilerinin yaptığı basiretsizlikleri tartışmakla geçiyor.

 
Memlekette hiç sorunumuz yokmuş gibi onun bunun ne dediğini, aslında ne demeye çalıştığını dinlemek zorunda kalıyoruz. Gazetecisi, akademisyeni, siyasetçisi birilerinin kurduğu özensiz cümleleri, kırdığı potları toplamakla görevlendirilmişçesine hummalı bir çalışma içine giriyor, deyim yerindeyse sıva ustalığı yapıyor…

 
Televizyonlardaki tartışma programlarında her gün denk geliyoruz bunlara…

 
Bir bakanlıkta, bir ilçe hatta belde belediyesinde yapılan saçma sapan bir işin iletişim memurluğunu anlı şanlı bir üniversitenin profesörü, anlı şanlı bir gazetenin köşe yazarı kendine görev edinebiliyor…

 
Kimse de “banane kardeşim, beni ne ilgilendirir” demeden bu işleri kendine kutsal görev ediniyor hem de… Artık nasıl bir siyasi iklimse…

 
Enteresan bir ülkeyiz vesselam…

 
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir…

 
Bir kurumun kamuoyunda tepki çeken bir eylemi varsa gerekli iletişim süreçlerini takip edip özür dilenmesi gerekiyorsa özür dilenir, sorumluluk alınması gerekiyorsa sorumluluk alınır, istifa edilmesi gerekiyorsa istifa edilir… Bu işin iletişim süreci açısından yolu yordamı budur…

 
Zira günlerce bu konuların tartışılmasının kimseye bir faydası olmuyor… Zaten takdir edersiniz ki kimse sosyal medyada ya da televizyonlarda kravatını patlıcan gibi bağlamış iş bilmez bir belde belediye başkanının vukuatını günlerce dinlemek zorunda değildir.

 
Ha suni gündemler lazımsa bilemem tabii!

 
Sosyal medyada kullanılan popüler tabirle, o zaman diyelim “dewamke…”

 
MERHUM VALİNİN CİPİ

 
Denizli’de, merhum Vali Recep Yazıcıoğlu’nun bir dönem makam aracı olarak kullandığı cip, bir oto galeride satışa sunuldu.

 

 

1996 model bir cip… Fiyatına baktım mütevazı…

 

 

Vatandaşın kafasına oyuncak atan belediye başkanlarının aklına gelmez bu cipi satın almak tabii…

 

 

Hantal bürokrasiye karşı pratik zekâsıyla, çözüm odaklı yönetim felsefesiyle savaş açan Süper Vali’nin cipi vatandaşın emrine amade sembol bir araç olabilir oysa…

 

 

Kamu yönetimiyle halkla ilişkiler arasındaki ayrımın giderek kaybolduğu bir süreçte ülkemizin ihtiyacı olan bu tür sembollerdir bence…

 

 

YAŞASIN HALKLARIN İLETİŞİMİ

 
Bir 24 Nisan daha geldi çattı… Ülkemin aktivistleri kalemleri kuşandı…

 
Uluslaşmak…

 
En doğal, en insani haktır…

 
Bir ulusun, uluslaşma hikâyesi sadece tarihi zaferlerle işlenerek yazılmıyor… Acılarla da yazılıyor…

 
Ve 24 Nisan Ermenilerin uluslaşma inşasında tutkal vazifesi gören bir araç haline gelmiştir… Bazı çevrelerin anlayamadığı da bu hikâyeyi emperyal ittirmelerle Türkler üzerinden yazılmaya çalışıldığıdır. Oysa bu halkların kardeşliğine vurulan en büyük darbedir.

 
Devlet ve ulus olmak en doğal, en insani haktır dedik… Hikâyeyi tarihin bir kesitinden kırpma yaparak benim, benim doğacak çocuklarımın, doğacak çocuklarımın doğacak çocuklarının üzerinden yazmaya başlandığında sorun kronikleşmeye başlıyor…

 
Hrant Dink’in ‘‘Eğer Türkiye demokratikleşmezse, Ermenistan hiçbir zaman güvende olmaz. Türkiye’nin, boğulmanın eşiğinde olan bu genç devlet için bir şans olabileceğine inanıyorum” görüşünü her zaman savunanlardan oldum…

 
Hikâye yazılacaksa da böyle yazılmalıdır… Emperyalist dayatmalarla değil Türk ve Ermeni halklarının el birliğiyle…

 
Bu topraklarda acı hep vardı… Ermeniler de Türkler de bu acılardan nasibini aldı…

 
Bir emperyalist dayatma olan “soykırım” suçlaması hikâyeyi başka türlü yazmaya çalışmaktır… Bizim aktivistlerin bilerek ya da bilmeyerek alet olduğu da budur… Bu hikâyeyle geleceğimizi çizmek asla mümkün değildir.

 
Bunu er ya da geç herkes anlayacaktır… Er ya da geç bu talihsiz coğrafyaya baharlar gelecektir…

 
Bütün dayatmalara inat…

 
Uluslararası iletişim açısından da vurgulamamız gereken bu olmalıdır…

 

Salih Levent UĞURLU Twitter

 


Yazarın Son Yazıları:
Paradoksal gazeteciliğin kökleri
Dindarların 94 ruhu, Peker’in 9. manifestosu
İstanbul’un yeni bir simge yapıya ihtiyacı var mı?