Yaşasın 1 Mayıs

Yaşasın 1 Mayıs
6 Mayıs 2013 09:33

İşçiler ve emekçiler tarafından dünya çapında; birlik, mücadele, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü olarak kutlanan 1 Mayıs, Türkiye’de ilk kez 1923’te resmî olarak kutlanmış, çoğunlukla yasaklanarak bugünlere gelmiş ve 2008 Nisan’ında,”Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanması kabul edilmiştir… (1)

Av. Cemil CAN H&H YORUM

1 Mayıs, hükümetle inatlaşma günü değildir fakat siyasi iktidarı eleştirmek için iyi bir fırsat olarak her zaman kullanılabilir.  Bu da son derece doğaldır. Zira emekçilere haksızlık  yapanların başında her zaman iktidarlar gelir. Ayrıca faşist olmayan hiçbir iktidar, kendisine karşı eylem yapılacak diye 1 Mayıs kutlamalarını yasaklamamıştır. 1 Mayıs’ı  kutlamak isteyenlere karşı zorbalığa ve kaba kuvvete  başvuranlar dikta yönetimleridir!..


1 Mayıs kutlamalarını  siyasi iktidarın faşist olduğunu kanıtlamak için değerlendirmek doğru mudur? Bu sorunun yanıtı, çok özel koşullar  olmadıkça  her ülke için olumludur. Türkiye’de 1 Mayıs kutlamaları ile 1 Mayıs 1977’de öldürülen 34 emekçinin anılmasını birleştirmekte  de bir yanlışlık yoktur.  Siyasi iktidarın bu haklı talebi reddetmesi ise, demokrasiye inancının  olmadığı   ve faşizme doğru kayıldığının bir işaretidir. Bu durumun derhal propagandasına geçilmesi gerekir. 2013 yılının 1 Mayıs’ında, 1977 yılının 1 Mayıs’ında ölenlerin anısına Taksim anıtına çelenk koyulduktan sonra, Kazlıçeşme’ye gidilebilir ve 1 Mayıs aynı zamanda hükümet karşıtı bir gösteriye dönüştürülebilir, Türkiye çapında etkili olacağı kesin olan bir eylem yapılabilirdi… Taksim inadındaki ısrar ile  bu önemli fırsat kaçırılmıştır…

Ne yazık ki, işçi sınıfının önderleri, küçük hesaplar uğruna bu olanağı kullanmayı becerememişlerdir. Kim ne derse desin, işçi sınıfı bu yıl son derece haklı bir  pozisyonda iken, anlamsız ve kaybedileceği kesin olan  bir inatlaşmaya sürüklenmiştir. Türkiye işçi sınıfı, yasa ve kural dinlemez ve yılda bir kez 1 Mayıs’ta taşkınlık yapmayı eylem sanan marjinal bir grup durumuna düşürülmüştür… DİSK Genel Başkanı Kani Beko: ”İşçilerin evlerine güvenle gidebilmesi için polisten düzenleme yapmasını bekliyoruz” diyerek, bu yenilgiyi açık ve kesin bir şekilde itiraf etmiştir!..

İşçi sınıfının tek eylemi, Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlamak ve öldürülen 34 kişiyi  anmakla sınırlandırılamaz! Asgari ücretten tutun da taşeronlaşmaya, oradan grev hakkının etkili bir şekilde kullanılamamasına kadar, ortada yığınla sorun varken, barikatların önünde, emekçileri hırpalatmak, demokrasinin gelişmesine bir yarar  sağlamaz. Biber gazı ve tazyikli su gürültüleri arasında bu en temel sorunların hiçbiri halka anlatılamadığı gibi kamuoyu da oluşturulamamıştır!..

Denebilir ki, İstanbul`da 1 Mayıs’ı işçiler değil, o gün görev yapan 40 bin polis kutlamıştır!.. Dayanışma grevi yapamayan sendikaların, siyasi iktidar üzerinde baskı oluşturarak hak alabilmesi olanaksızdır. Dayanışma grevlerinin yasaklandığı bir ülkede, öncelik emekçiler arasında birliği sağlamak ve “sarı sendikacılığı” tarihin çöplüğüne atmaktır. Günde 8 saat çalışmak talebiyle başlatılan iş bırakma eylemleri, günümüzde çok daha uzunca bir listeyi taşımak zorundadır. Hal böyle olmasına rağmen, Türkiye’de  işçi sınıfının örgütleri, bölük pörçüktür ve neredeyse tek maddelik bir gündemle, üstelik o da yılda bir gün eylem yapabilmektedir!..

Sendika ağaları, 1 Mayıslarda “show” yaparak, temsil ettikleri kitlenin taleplerini dile getiremiyorlar. Sendikaları siyasete atlamak için “tramplen”  tahtası olarak kullananları, emekçiler sırtlarından atmadıkça, işçi sınıfı kendi mücadelesine dönemeyecektir. İşçilerin ve diğer emekçi kesimlerin, 1 Mayıs’ı kutlamak ve 1977’de öldürülen 34 emekçiyi anmak gibi bir tek maddelik gündemi hiç bir zaman olmamıştır. Emekçinin gündemi her zaman saymakla bitmeyecek kadar kabarıktı. O halde, bu devran böyle gitmez ve  gitmemelidir. Ya bu sendika ağaları emekçilerin omuzlarından indirilecek ya da adam gibi görevlerini  yapacaklardır!.. Zira demokrasinin  olmadığı bir ülkede, işçi sınıfı köle olmaya mahkumdur!..

GÖZÜNÜZ AYDIN İSTEĞİNİZ GERÇEKLEŞTİ!..

PKK ile masaya oturmanın bizi getireceği yer, Cenevre Konvansiyonlarıdır.(2) Hükümet, uluslararası hukukçular ve deneyimli diplomatların, terör örgütü ile devletin aynı masaya oturmasının; örgütü “taraf”  haline getireceği ve bunun sonucu olarak da Birleşmiş Milletler’in işin içerisine gireceği, şeklindeki uyarılarına kulak asmadı. Yargı erkinin başındaki adam yargıç Ali Alkan, görev ve sorumluluk alanında bulunmayan, siyasi bir konuda açıklama yaparak, hükümete destek verdi. Birkaç hafta önce de Anayasa Mahkemesi başkanı aynı şeyi yapmıştı. Alkan:” Barış sürecinin sonuca ulaşma mecburiyeti var. Tarafların fedakarlıklar yaparak, ortak bir sonuca ulaşması lazım” dedi… Yargıtay Başkanı’nın gelişmeleri “barış süreci” olarak tanımlaması anlaşılabilirse de 76 milyonun karşısına 3-5 bin kişilik bir terör örgütünü  taraf olarak  koyması, hiç yakışık almadı ve  kabul edilebilir gibi değil. Zaten PKK’nın amacı da “savaşan taraf” adını almak değil miydi?.. Gördüğünüz gibi, peşinen verildi!..

Sırası geldi, “İki kişiden biri”ne  bir soru sormak istiyorum: 12 Eylül 2010’da yapılan halkoylamasında verdiğiniz “evet” oyları ile ele geçirilen yargı, “görevini” yapıyor  değil mi?!.. Amacınız gerçekten Türk halkına böyle bir durumu yaşatmak idiyse, kendinizle dilediğiniz kadar övünebilirsiniz, bunu başardınız… Biliyorsunuz Anayasamızın 4. maddesinde, ilk üç maddenin değiştirilmesinin dahi teklif edilemeyeceğini hüküm altına almıştır. Bu üç madde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kırmızı çizgisi sayılır. Yargıtay Başkanı Alkan, üzerine vazife olmayan bu son açıklamasında; anayasa için kırmızı çizgi olarak; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ilkelerinin esas alınmasını önerdi… Bu da sizin marifetiniz sayılır!..  Kendinizi alkışlayın!..

SEZAR’IN HAKKI BRUTUS’E!..

Bir haberim de Kılıçdaroğlu’nun Brutus adını verdiği CHP’nin Kurultay Delegelerine var: 10 Aralık Hareketi’nin (3) liderlerinden Burhan Şenatalar’a, Gülseren Onanç’tan boşalan Y-CHP Genel Başkan Yardımcılığı teklif edilmiş! Duydunuz mu? Siz de biliyorsunuz ki Şenatalar, “Habur Açılımı”nın en ateşli savunucularındandı. Liberal olan Şenatalar, eski ÖDP Genel Başkanı ve eski BDP Milletvekili Ufuk Uras,  eski DİSK Genel Başkanı ve Y-CHP Milletvekili Süleyman Çelebi ve akil adam Prof. Dr. Fuat Keyman ile birlikte, yeni bir “sol” parti çalışması içerisindeydiler. Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı’na getirilmesi ile bu çalışmaya ara verilmiş ve Şenatalar da Çelebi gibi CHP’ye geçmişti. Sonra da Parti Meclisi’ne de seçtirilmişti. Bu hamle bile, başlı başına Kılıçdaroğlu’nun siyasi kimliğini açıklamaya yeter de artar bile. Ayrıca bu gelişmeler Y-CHP’nin Atatürkçü Düşünce ile bir ilişkisi kalmadığının çok önemli bir kanıtıdır. Doğal olarak, boş kalan bir genel başkan yardımcılığı da Şenatalar’a yakışır!..
Hiç kuşkunuz olmasın ki, CHP’yi ele geçiren TESEVCİ liberallerin bundan sonraki hedefi, iyice azınlığa düşen Atatürkçü düşünceyi benimseyen delegeleri tasfiye etmek olacaktır. Ondan sonraki iş; Cumhuriyetin tamemin tasfiyesidir ve çok daha kolay olabilir. Bunun için CHP’den istenen katkı, sadece yönetime SOROSÇU liberalleri getirmekti. CHP delegasyonu ilk üç kurultayda bu “görevi” hakkıyla yerine getirmiştir. Geri kalan işi AKP kadroları tamamlar!..

KÜRTLERİN STATÜSÜ!..
BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, sonunda “Kürtlerin statüsü” ile neyi anlatmak istediklerini açıkladı. Demirtaş, Türkiye’nin bölünmesini önleyecek formülün “özerklik” olduğunu söyledi. “Özerkliğin kabulü demek, aslında Kürtlerin statüsünün kabulü demektir”  diye de sözlerini pekiştirdi!..  Bu sözlerin “mevhumu muhalifinden” şu anlam çıkar: Ey Türkler; özerk tkalebimizi kabul etmek  zorundasınız, aksi halde,  bağımsızlık mücadelesine gireriz!.. Herşey bu kadar açık ve anlaşılır halde iken, bizim akil adamımız Kılıçdaroğlu, bir şeyden haberi olmadığını bu nedenle de hükümetin açıklama yapmasını beklediğini söylüyor. “Görev” adamı buna derim işte!..

Öte yandan, yüzde elliden fazla halk desteğine sahip olduğu söylenen  hükümetimiz, bu kuru sıkı tehdide boyun eğmiştir. Bu aşamada hükümete destek veren seçmenin de yapabileceği pek bir şey kalmamıştır. Zaten bu fırsattan yararlanarak, Öcalan T.C ile  “İkinci Mondros Mütarekesi”ni imzalamıştır!.. “Akil Adamlar”ın görevi de bu  mütarekeden çıkmıştır tabi. 76 milyon vatandaşa, TSK’nın  bir tek mermi bile atmadan “yenildiğini” hükümet anlatamaz!.. Bu zor koşullar altında,  Milli Merkez  adında diye bir umut ışığı yandı!.. Kelebekler gibi bu ışığa doğru koşacağız, başka yolumuz kalmadı!..

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
‘Bağımsızlık’ mı ‘hırsızlık’ mı?!..
Devletin ‘özel’i olmaz!..
‘Cesaret ödülü’nün bedeli!..