Uluslararası Af Örgütü ve Türkiye

Uluslararası Af Örgütü ve Türkiye
26 Mayıs 2017 16:08

Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), Dünya’da 7 milyondan fazla üyesiyle, herkesin insan haklarından yararlandığı bir dünya için mücadele eden uluslararası bir harekettir. Vizyonu; her insanın ayrımsız İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve diğer uluslararası insan hakları standartlarında yer verilen tüm hak ve özgürlüklerden yararlanabilmesini sağlamaktır.

 

 

 

Av. Kemal AKKURT H&H YORUM

 
UAÖ, hükümetlerden, siyasi ideolojilerden, ekonomik çıkarlardan ve dinlerden bağımsız olup, gelirlerini büyük ölçüde üyelik aidatlarından ve bağışlardan sağlayan bir sivil toplum kuruluşu (STK)dur. Bu nedenle, her yıl hazırladığı insan hakları ihlallerine ilişkin raporlar, insan hakları ihlallerinin olduğu ülkeleri rahatsız etmektedir. Ancak günümüzde insan hakları ‘yerel’ ve ‘milli’ değil, ‘evrensel’ olduğu için, UAÖ ülke sınırları söz konusu olmaksızın, dünyanın neresinde bu ihlaller meydana gelirse gelsin, ilgilenir, raporlaştırır ve yayınlar.

 
UAÖ’nün bu yıl Türkiye ile ilgili olarak hazırladığı rapor da tüm Dünya’da epeyce konuşulacak ve tartışılacak gibi görünüyor. UAÖ, bu hafta yayımladığı raporunda, Türkiye’de 100 binin üzerinde kamu çalışanının keyfi bir şekilde ihraç edildiğini belirterek, bu durumun ihraç edilenlerin yaşamları ve geçim kaynakları üzerinde yıkıcı bir etki yarattığını örnekleriyle raporlaştırmıştır.

 
“Gelecek Karanlık: Türkiye’de ihraç edilen kamu çalışanlarına yönelik sonu gelmeyen baskılar” başlıklı rapor, aralarında hakim ve savcılar, doktorlar, polis memurları, öğretmenler, akademisyenler ve askerlerin de bulunduğu on binlerce kişinin “terörist” olarak yaftalanarak kamu görevinden ihraç edilmesi sonucu, yaşamlarını sürdürmekte büyük zorluklar yaşadıklarını ortaya koyuyor.

 
UAÖ Türkiye Araştırmacısı Andrew Gardner, raporla ilgili açıklamasında şu ifadeleri kullanmış; “Türkiye’de darbe girişimi sonrası uygulanan baskının yol açtığı sarsıntılar, sadece işlerini kaybetmekle kalmayan, aynı zamanda mesleki ve aile hayatları da paramparça olan on binlerce kişinin hayatını tahrip etmeyi sürdürüyor. ‘Terörist’ olarak yaftalanan ve geçim kaynakları ellerinden alınan pek çok kişi kariyerlerini devam ettiremezken, alternatif çalışma imkânları da engellenmiş durumda”.

 
Ankara, İstanbul ve Diyarbakır’da ihraç edilen kişiler, devlet yetkilileri, sivil toplum ve meslek kuruluşları temsilcileri ile yapılan görüşmeleri temel alan rapora göre, bir zamanlar kamu sektöründe güvenli bir işe sahip olan çalışanlar, durumlarının düzeltilmesini sağlayacak tüm imkânlarından mahrum bırakıldıkları için çok güç bir durumla karşı karşıyalar. UAÖ ile mülakatlarında sosyal sigorta yardımları dâhil olmak üzere, herhangi bir destekten yoksun durumda olduklarını söyleyen ihraç edilmiş kamu çalışanları, birikimlerini kullanarak, aileleri veya dostlarından yardım alarak, düzensiz çalışmak zorunda kalarak ya da sendikalarından sağlanan az miktarda dayanışma katkılarıyla zar zor geçinebildiklerini anlatmışlar.

 
İhraç edilen kamu çalışanlarının yurt dışında çalışabilme olanakları da pasaportlarının iptal edilmesi sonucu ortadan kaldırılmış oluyor ve böylelikle iş bulma imkânları da ciddi ölçüde kısıtlanıyor.

 

 

Darbe girişimine katılan askerler örneğinde olduğu gibi, bu ihraçların bazılarına meşru bir gerekçe getirilebilse de, yetkililerin hangi kıstaslara göre ihraç ettiklerine dair bir açıklamada bulunmaması ya da yöneltilen suçlara dair bireysel kanıtlar sunmaması, bu ihraçların “terörle mücadele” kapsamında gerekli oldukları iddiasını çürütüyor. Aksine, kanıtlar ihraçların sebeplerinin arkasında gücün kötüye kullanımı ve ayrımcılığın yaygın olduğuna işaret ediyor. İhraç edilen bir yerel hükümet yetkilisi, UAÖ ile görüşmesinde şu ifadeleri kullanmış: “Eğer birileri sizi kurumdan silmek istiyorsa, adınızı ‘Gülenci’ olarak vermeleri yeterli.”

 
‘Muhalif sesler kamudan uzaklaştırılıyor’

 
UAÖ’nün görüştüğü kişilerden hiçbirine, ihraç edilmeleriyle ilgili “terör örgütleri ile bağlantısı bulunmak” gibi genel iddialar dışında ihraç sebeplerine dair herhangi bir açıklamada bulunulmamış. Ayrıca, ihraçların keyfi niteliği son derece açık olmasına rağmen, kamu çalışanlarının bu kararlara karşı itiraz etmek için başvurabilecekleri etkili bir hukuk yolu da bulunmuyor. Ocak ayında ihraç vakalarını değerlendirmek amacıyla kurulması önerilen Komisyon, itiraz prosedürlerinin etkin olmasını sağlayacak bağımsızlığa ve kapasiteye sahip olmamakla beraber, henüz başvuruları değerlendirmeye başlamadı bile.

 
UAÖ Türkiye Direktörü’ne göre, “OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu hemen çalışmaya başlasa, hatta Komisyon’a destek olacak bir sekretarya kurulsa bile süreç, basit bir matematiksel hesapla, ihraç edilenler neredeyse emekli olana kadar sonuçlanacak gibi görünmüyor. Bu tasfiyeler muhalif sesleri kamudan uzaklaştırmakla kalmıyor, bu kişilerin mesleki kariyerlerini de katlediyor”.

 
UAÖ’ne göre: “100 bin kişinin çalışma hakkına erişimini engellemek, insanların mesleki yaşantısı açısından kitlesel çapta bir kıyım uygulamak anlamını taşıyor ve bunun da siyasi muhaliflere veya siyasi muhalif olarak algılanan kişilere yönelik daha geniş kapsamlı bir siyasi tasfiyenin parçası olduğu açık.”

 
Rapora göre; “İnsanlara ‘ya muhalif kimliğini bırak, geçmişini inkâr et ve sus, ya da görevinden ol, işsiz güçsüz hayatını sürdürmeye çalış’’ seçenekleri sunuluyor ki buna da seçim denemez. Ayrıca her insanın temel hakkı olan eğitim ve sağlık gibi hizmetlerde nitelikli personelin topyekûn ihraç edilmesi ciddi bir deneyim kaybına da yol açıyor. Bunun uzun vadede Türkiye’nin gelişimi üzerinde de etkisi olacağı aşikâr.

 
UAÖ’nün Türkiye Hükümeti’nden talebi ise şöyle; “Yetkililer bu keyfi ihraçlara hemen son vermeli ve herhangi bir suç işlemediği tespit edilen herkesi görevlerine iade etmelidir. İhraç edilenlere, adlarını temize çıkarabilmeleri, zararlarının tazmin edilebilmesi ve görevlerine iade edilebilmeleri için hızlı ve etkili bir hukuk yoluna erişim hakkı sunulmalıdır.”

 
Yetkililerin ihraç edilenlerin hızlı ve etkili bir hukuk mekanizmasına erişim hakkını tanımamaları durumunda, toplumun adalet ve hukuka olan inançları daha da zayıflayacaktır. İfade özgürlüğünün olmadığı bir ortamda ne ekonomik, ne de insani gelişim sağlanabilir. Bütün vatandaşların daha iyi bir hayat sürme hayalleri de berhava olur. İnsan Hakları çağı olarak da adlandırılan 21. yüzyılda Türkiye, böyle bir ortamı hak etmiyor…

 

 
Sosyal Demokrat Avukatlar Derneği Başkanı

 
kemalakkurt@hotmail.com

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
Sivas Katliamı ve insanlığa karşı suçlar
Dünya Emekçi Kadınlar Günü
Nâzım Hikmet 117 yaşında