Uğur Mumcu ve İngiliz hukukunda ultra vires

Uğur Mumcu ve İngiliz hukukunda ultra vires
21 Ocak 2013 00:20

Uğur Olsun: Bir Devrimcinin Öyküsü…


Mustafa MERSİNOĞLU H&H YORUM

Sevgi Özel, kitabında Uğur Mumcu’nun Eylül ve Ekim 1967’de ileride Fizik Profesörü ve bir çok bilim ödülü alan arkadaşı Önder Pekcan’a mektuplarında bir dil okuluna  yazdığını ve cevap beklediğini; Milli Emniyetin raporunu Sami Küçük ve Suphi Gürsoytrak gibi Milli Birlikçilerin uğraşarak aldığını ve sonra da pasaporta müracaatını yaptığını ama ‘bakalım bunda da güçlük çıkaracaklar mı?’ diye yazar.

Aynı kitapta:

‘Sonunda 20 Ekim 1967’de İngiltere yoluna düştü’… ‘ İngiltere’deyken önerilen NATO bursunu, düşünmeden geri çevirmiş, Bahri Savcı nedenini sormuştu ‘Ben NATO’ya karşıyım hocam, bursunu nasıl alırım.’… ‘Dışarıdan yazı gönderdiği Kim’de, Anayasaya aykırı davranan politikacıların yanı sıra, hep konuşarak, birbirini hırpalayarak zaman yitiren toplumcuları kıyasıya eleştiriyordu.’… ‘uzaktan baktıkça, gelen haberleri duydukça içi yanıyordu Uğur’un. Aklı fikri yurdundaydı.’…
 
 
‘The Bell School of Languages’teki (Cambridge) derslerini kaçırmıyor, düzenli çalışarak zamanı iyi değerlendiriyordu. Bu işe koskocaman bir yıl ayırmıştı ve dil sorununu bu bir yılda tümden çözmek istiyordu. Burada da küçük bir grup oluşturmuştu; bir kaç Türk ve yabancı arkadaşıyla Avrupa’yı ve kendi ülkesini sarsan olayları izlerken, yaşadığı kenti yakından tanımak için hiçbir olanağı boşa harcamıyordu.’  

‘Genç adama İngiltere’deki dil eğitimi ile bir süre yabancı ülkede yaşamak, deneyim kazanması açısından yararlı olmuştu. Öte yandan  bir yıl boyunca yabancıların bize bakışını yakından gözlemişti. 1 Mart 1968 günlü ‘ Yeter Artık beyler’ başlıklı ‘Londra Mektubu’nda, yurduna kötü yönetenlere öfkeyle soruyordu.’

Yeter Artık Beyler

‘Dünyanın sonu geldi galiba. Burada bir İngiliz ekonomisti tutmuş, “Yabancı sermaye bizi sömürüyor, bütün Avrupa’yı Amerikan sermayesi ele geçirdi” diye bir yazı yazmış.

Bakın siz adamın yediği naneye!.. Büyük dostumuz, mahremi esrarımız, koruyucu meleğimiz, ağababamız Amerika’ya karşı bu ne küstahlık, bu ne cüret!….

Şaka bir yana, uluslararası sermaye artık bu aşamaya gelmiştir. Bütün bunlar gerek dünyada, gerek Türkiye’de rakam rakam açıklanmış bilimsel gerçeklerdir. Amerikan sermayesi, ahtapotun kolları gibi, yoksul ekonomilerden başka, gelişmiş ekonomileri de kıskıvrak yakalamıştır. Temel endüstrisini bir yüzyıl önce kurmuş, zengin ve sömürücü Avrupa bile, kıtalararası bu soyguna karşı isyan etmektedir. Ya bütün bunlar gün ışığına çıkmışken, bizler ne yapıyoruz?..

Aman efendim ortanın bir adım sağında mı solunda mı; Anayasamız sosyalizme açık mı kapalı mı; işçiler iktidara gelsin mi gelmesin mi diye nane şekeri kandırmacıları ile uğraşıp duruyoruz. Sevsinler çok partili cici demokrasimizi… Ey devletli, şevketli koca göbekli komprador burjuvalarımız!.. Ey kafasında seçim sandığı taşıyan meydan çığırtkanları!.. Ey vicdanını seçim sandığında satışa çıkaran profesör eskisi!.. Ey küflü kalemler!.. Amerikan yardakçılığı yapmaktan rotatifi aşınan gazete patronları!.. Şöyle dünyanın gidişine bakın. Bir de türlü yalanlarla, soygunlarla yirminci yüzyılın dışında tuttuğunuz yoksul Türk halkının düzeyine. Anladık milliyetçisiniz. Bu memlekette ezan sesleri kesilmeyecek. Haklısınız. Alçak kızılların başını ezeceksiniz. Yaparsınız. Komünizmle mücadele için kanınızın son damlasına kadar savaşırsınız. Ona ne şüphe!.. Affedersiniz, zahmet olacak; rahatsız ediyoruz ama, bakınız, dünyanın en geri uluslarından biriyiz.’  
 

 
‘Kim dergisi kapanınca, Yazı İşleri müdürü Vahap Erdoğdu olan ve tanınmış solcuları toplayan haftalık gazete Türk Solu ile Akşam gazetesine yazmaya başlamıştı. Ailesini de habersiz koymuyor, sık sık yazıyordu.’
 

‘İngiltere’de usta bir gazeteci gibi ‘gözlem’ler yapmış, Akşam gazetesine, Londra’da Tarık Ali adlı Pakistanlı bir öğrenci önderiyle röportajını göndermişti.’
 

 
Tarık Ali oldukça tanınıyor, bir çok kitap yazdı ve  halen ilerici ve toplumsalcı  yoluna devam ediyor. 

‘Dönüşte, ne yapacağını arkadaşlarıyla tartışıyordu. Aslında onun kendine yakıştırdığı iş, gazetecilikti. Gönlü, kalemine takılıydı sanki, ama hukukun çok varsıl, çok boyutlu bir bilim dalı olduğunu unutmuyor, bu alanda da yetkinleşmek istiyordu.’  ‘ İdare Hukuku Profesörü Tahsin Balta’dan bir öneri geldi. Hocası akademik çalışma yapmasını istiyordu.’   

Kuruluşunun 50. yılı dolayısıyla 1977’de yayınlanan   Öğretim Üye ve Yardımcıları Bibliyografyasi 1 9 2 5 – 1 9 7 5 Derleyen Oya Fişekçi şu bilgileri vermiş:
MUMCU, Uğur: (İdare Hukuku)  

1942’de Kırşehir’de doğmuştur. 1966’de Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olmuş, 1969’de idare hukuku asistanı olarak Ankara Hukuk Fakültesinde göreve başlamıştır. İngilizce bilen Mumcu, 1972 yılında Fakültedeki görevinden ayrılmıştır. Etüt – Makale – Konferanslar :  

1- Türk hukukunda iptal kararlarının yerine getirilmesi ve sorumluluk. (AHFD 1969 XXVI, Sa. 3-4, s. 97-128)  
2 – Türkiye’nin yapısal özellikleri ve anayasal düzeni. (AHFD 1969 XXVI, Sa. 3-4, s. 149-178)  
3 – İngiliz hukukunda ultra vires kavramı. (AHFD 1970 XXVII, Sa. 1-2, s. 37-66)  
4- Basın özgürlüğü ve yargıçlar. (Dost 1970 XXII, Sa. 72, s. 5-6)  
5 – Türk hukukunda memurların yargılanması. (AHFD 1971 XXVIII, Sa. 1-4, s. 133-182)

40 sayfaya yaklaşan ‘İngiliz Hukukunda Ultra Vires Kavramı’  üzerine bilimsel çalışması fakülte dergisinde yayınlandı. Bu yazının 112 dipnotunda, neredeyse dipnot sayısının iki üç katı kadar bilimsel yapıttan yararlandığı görülüyordu. Yerli yabancı kaynakları araştırıyor, büyük hukukçuların görüşlerini çevresiyle tartışıyordu.  Asistan Uğur Mumcu bu yazısına ‘İngiliz Hukuku, Büyük Britanya adasının doğal ve toplumsal koşullarına bağlı olarak, kendine özgü nitelik ve özellikler taşıyan bir hukuk dünyasıdır’ diye giriş yapıyor ve İngiliz Hukukunun ve mahkemelerinin özelliklerini detayı ile anlatıyor. Ben İngiliz mahkemelerinde çevirmenlik yaptığım için biliyorum kavraması zor bir konuyu çok güzel anlatıyor,  çünkü Uğur Mumcu’nun da belirttiği gibi kendine has bir sistem. Sonra makalenin ana konusu olan Ultra Vires’i anlatırken bazı genel kavramları açıklıyor. 

‘Devlet, belli bir ülkede yaşayan insan topluluğunun meydana getirdiği egemen tüzel kişi olarak tanımlanabilir. İnsanların toplu olarak bir arada bulundukları her devirde «yönetenler ve yönetilenler» ayrımı değişmez bir siyasal olgu olarak önemini ve değerini korunmuştur. Bu bakımdan, gerek klasik, gerekse Marksist demokrasiler, öğretisel dayanaklarına rağmen birer «oligarşik» yönetim niteliğindedirler. Yönetici azınlık, yönetilen büyük çoğunluk karşısında, değişen devirlerin koşullarına bağlı, dinsel, feodal, ve de sınıfsal temellere dayanarak egemenliğini sürdürmüştür. Yöneticilerle yönetilenlerin ilişkileri, örneğin yönetici azınlığın seçimler yolu ile değişebilmesi, idarenin her türlü eylem ve şlemlerinde yargı denetiminin varlığı, bağımsız mahkemeler, klâsik demokrasinin vazgeçilmez ortak temelleridir. Devlet gücü, kamu otoritesi, yöneticilerin kişiliklerine bağlı bir ayrıcalık değil, toplum yararına kullanılması gerekli bir yetkidir. Yöneticiler, yönetilenlerle ilişkilerinde, önce yürürlükteki yasalara göre ve bu yasalara kendilerine verdiği yetki sahası içerisinde ve yine yasalarla belirtilen hukuksal yollara uymak yükümlülüğündedirler. Devlet, her türlü eylem ve işleminde, kamu yararı amacını temel olarak benimsediği ölçü de, temel hak ve özgürlüklere uyabilir ve hiç olmazsa hukuk devle ti adı verilen soyut kavramın gereklerini yerine getirebilir. Yöneticiler, kamu hizmetinin gereği gibi yerine getirilmesi için, önceden yasalarca saptanmış devlet yetkilerine sahiptirler. Bu yetkilerin sınırlandırılması, kamu hizmetinin, yasalarca öngörülmüş yollarla yerine getirilip getirilmediği ve bu sınırlamanın kapsam ve işleyişi îdare Hukukunun belli başlı konularından biridir. Bu sorunun önemli bir yanı da, sadece devlet kudretinin belli konularda sınırlandırılması değil, aynı zamanda hangi usuller ve yollar ile, yani tek kelime ile «nasıl» sınırlanacağıdır. Konu sadece  idare hukukunun değil, aynı zamanda siyasal bilimi ve kamu hukukunun öteki dallarını da kapsayacak genişliktedir.’

Bu genel kavramları anlatırken hukuk bilim adamı Uğur Mumcu kendi uzmanlığı olan idare hukukunun temelini anlattığı kadar tüm yaşamı boyunca  son nefesine kadar savunduğu devletlerin yönetiminde  hukukun üstülüğünün temel olduğunu da izah eder. Ultra Vires’in tanımını da  çeşitli hukuk sözlüklerinden alarak verir. Ben size burada yalnız birini alıntılıyacağım.  

«…Bir gerçek yada tüzel kişinin yada mahkemenin hukuk ve  anayasaca tanınan yetkilerini aşması…» Webster Sözlüğü

İşte ülkemizde olan hukuk katliyamının  özeti. Gerçi ‘ultra vires’ ülkemizde daha çok ticaret hukukunda kullanılıyor.  Geçen yıl Ultra Vires ülkemizde çok yazıldı çizildi. Rahmetli Uğur Mumcu’nun yaşasaydı bunu köşesinde nasıl  kendine has espirili ama  bilgi dolu yazı ile hepimize anlatacağını üzüntüyle düşünmeden edemiyorum. 5 Temmuz 2012’de şu haber çıkmıştı:

“Ticaret hukuku profesörü Kemal Çevik’in uyarısıyla fark ettik ki, eski kanunun 137. maddesi’nde düzenlenen ‘ultra vires’ yasağının kalkması, katı bir engeli kaldırarak, şirketlerden partilere sınırsız bağışın önünü de açmış.

‘Ultra Vires’ kısıtlaması nedeniyle 1 Temmuz’a kadar ki hukuk düzeninde, herhangi bir şirket, kasasından filanca partiye şirket kayıtlarında göstererek bağışta bulunamıyordu. Bir siyasi partiye ‘gönül vermiş’ herhangi bir işadamı, yardımını şahsen yapabiliyordu.  
‘ultra vires’ yasağının kalkmasıyla şirketler artık ana sözleşmelerinde yazmayan faaliyetlerde de bulunabilecek, hak doğurucu işlemlerde bulunabilecek. doğal olarak parasal işlemler buna dahil.  

Dönelim Prof. Çevik’in uyarısına:

‘Ultra vires yasağının kalkması, siyaset-finansman ilişkisini esaslı etkileyecek nitelikte. Önümüzde üç seçim var. yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler. O nedenle, siyasi partiler kanunu ile seçim kanunu’nda da bununla uyumlu değişiklik yapılması gerekiyor. ”

‘Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi’ olunmayacağını düşünen hep bilgi ve belge peşinde koşan Uğur Mumcu daha sonra Londra’ya her geldiğinde kitapçılar caddesi Charing Cross Road’da  meşhur sol kitapevi şimdi kapanan Collet’s kitabevinden PKK-ASALA ve TKP yayınlarını izliyor, bilgi topluyordu. Bu köklü kitapevi Marx ve Engel’in ailelerinin dostu Eva Collet tarafından kurulmuştu. Colletes kitapevine  1989’da Salman Rüştü’yü protesto için yangın bombası atılmıştı.

 

Uğur Mumcu sanki şu sözleri bugün için söylenmiş:

“Hukuku, egemen güçlerin bir baskı aracı yapmak isteyen iktidarlar, her ülkede hukukçuların vicdanlarına ipotek koymak istemişlerdir. Böyle dönemlerde, hukukun yerini, yasadışı yargılar ve korkular almıştır.”  
 
 

Uğur Mumcu donanımlı bir hukuk adamıydı ve kalemiyle yıllarca bizi aydınlattı, bilgilendirdi ve fikir sahibi etti.  Kendini halkına adadı gözünü budaktan esirgemedi. Öldürüldüğünü eşimle İstanbul’dan çıktığımız sömestir tatilinde Bursa’da öğrendim. Son yazısı olan ‘Zeyilname’ yi kesip sakladım şimdi acı ile okuyorum, kağıdı  iyice sararıp solmuş ama fikirler ve hiciv pırıl pırıl.  Uğur Mumcu Pazar günü bile her  an vazife başında:  

‘ Bugün Pazar, nedense dilimin ucuna ANAP’ın o eski şarkısı takılıyor: ’Arım, balım, peteğim…’ bugün bu şarkıyı ele alıp bir pazarlık yazı mı yazayım? Yoksa son güncel olaylara mı değineyim..Gazetecinin görevi güncel olayları yazmak, öyleyse şu Yüce Divan konusuna girelim.’

O bizim  arımızdı,  tüm yaşamı boyu çalıştı, acıyı bal eyledi, peteklerimizi bilgi ile doldurdu. Tüm kötü mihrakları yazıları ve fikri ile soktu. O bizim sakıncalı piyademiz, ülkemizin vicanı, Cemal Süreya’nın deyimi ile günün sorgu yargıcımızdı.  
Arım balım peteğim gülüm dalım çiçeğim
Bilsek ki öleceğiz yine seni seveceğiz
 
Bursa’dan İzmir’e annemle babamı ziyarete geçtik. Yolumuzu   Kütahya çinilerini görmek için dolaşmalı yapmıştık ancak her yerde karanlık, karlı ve hüzünlü bir hava vardı ya da bana öyle geliyordu. Her geçtiğimiz şehir ve kasabada, Atatürk anıtları çelenk ve çiçek doluydu.  Katolik bir aileden gelmesine rağmen dinle ve kiliselerle, inançlı annesinin tersine, madenci babası gibi hiç arası olmayan İngiliz eşim Uğur Mumcu’nun kendini halkı için feda etmesini, İsa’nın kendini insanlar için feda etmesine benzetmişti.  

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi…
Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi.,
hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi,
unutma bizi,
unutma bizi…

Ocak 2013 Brighton, İngiltere.
 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
23 Haziran seçimleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin seçenekleri
‘Ne güzeldir, dağların üstünde onun ayakları, ki müjde götürür’
Dünya basınında 31 Mart 2019 Türkiye yerel seçimleri