Sokağa çıkma yasakları ve Pirus zaferi

Sokağa çıkma yasakları ve Pirus zaferi
12 Şubat 2016 15:00

Beğenilmeyen ve değiştirilmeye çalışılan mevcut Anayasa dahi, kişi hak ve özgürlüklerini ayrıntılı olarak tanımlamıştır.

 

 

Av. Kemal AKKURT H&H YORUM

 

 

Herkesin, kişi özgürlüğüne ve güvenliğine sahip olduğunu (19.madde), özel yaşamına ve ailesine saygı gösterilmesini isteme hakkı olduğunu, bunların gizliliğine dokunulamayacağını (20. madde), kimsenin konutuna dokunulamayacağı (21.madde) ve herkesin yerleşme ve seyahat özgürlüğüne sahip olduğu (23.madde) ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bu özgürlüklerin, istisnaî durumlarda ve ancak yargıç kararı ile kısıtlanabileceği belirtilmiştir.

 

 

Tarafı olduğumuz ve mevzuatımızın bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi(AİHS) ise, bu konudaki hak ve özgürlükleri daha da geniş olarak düzenlemiştir. Çok istisnâi durumlar dışında, hiç kimsenin özgürlüğünden ve güvenliğinden yoksun bırakılamayacağı (5.madde), yaşam hakkının mutlak olduğu (2.madde), özel ve aile yaşamının, konutun dokunulmaz olduğu (8.madde), bu temel hakların başında gelmektedir.

 

 

Fiili Durum :

 

 

Yasal durum bu iken, 16 Ağustos 2015’den bu güne kadar, yaklaşık 6 aydır Güneydoğu’daki birçok il ve ilçe merkezinde, hukuksuz ve orantısız olarak sokağa çıkma yasakları uygulanmaktadır. Bu yasakların Anayasa’da, yasalarımızda ve uluslararası sözleşmelerde hiçbir hukukî dayanağı yoktur. Aylardır bu emirleri verenler ve uygulayanlar suç işlemektedirler. Aylar öncesinden fiili olarak verilen bu kanunsuz emirler, geçtiğimiz günlerde Saray’da, iktidar partisinin kaymakamlarına canlı yayında tekrarlandı. Mevzuat bir tarafa bırakılacak ve fiili duruma göre hareket edilecekti. Bir Batı ülkesinde böyle bir emir verilmiş olsaydı, ortada ne bu emirleri veren iktidar kalırdı, ne de uygulayanlar. Bizde ise, hiçbir şey olmamış gibi, yaşam devam etmektedir. Böyle bir ortamda, yeni Anayasa yapmanın ve yasa çıkarmanın hiçbir anlamı kalmıyor.

 

 

Sokağa çıkma yasağı kararlarını veren Valiliklerin dayandıkları 5302 Sayılı İl Özel İdaresi Kanunu’nda ve 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’nda Valiliklere verilen böyle bir yetki yok! Tam tersine, her iki Kanun’da da “halkın huzur, esenlik, sağlık ve mutluluğu için gereken önlemleri almak” (İl Özel İdaresi Kanunu 30/m maddesi) ve “Suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri almak, il sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi Valinin ödev ve görevlerindedir” (İl İdaresi Kanunu 11/A ve C maddesi). Anlaşılan, Anayasa’nın ve Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinin emrettiği, halkın huzur, esenlik, sağlığı, mutluluğu ve güvenliği ile devletin başındakilerin ve Valilerin anladıkları birbirleriyle 180 derece (keşke 360 derece olsaydı!) farklı…

 

 

TİHV Raporu :

 

 

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV)’nın “Sokağa Çıkma Yasakları ve Sivillere Yönelik Yaşam Hakkı İhlalleri” başlıklı raporu yayımlandı. Resmi rakamlara ve verilere göre hazırlanan rapor, Türkiye’nin özellikle son 6 aydır içine düştüğü hukuksuzluğun resmini çekmiş.

 

 

TİHV raporuna göre, Diyarbakır, Şırnak, Mardin, Hakkari, Elazığ ve Batman illeri ile başta Sur, Cizre, Silopi ve Nusaybin olmak üzere toplam 19 ilçede en az 58 süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Bu yasaklarda, en az 1 milyon 377 bin kişinin en temel yaşam ve sağlık hakları ihlal edilmiş, yüz bini aşkın insanın yaşadıkları il ve ilçeleri terk ederek başka yerlerde yaşamak zorunda bırakıldığı tespit edilmiştir. Unesco’nun dünya kültür listesindeki Sur başta olmak üzere, yasakların olduğu ilçeler savaş alanına çevrilmiş, yakılıp yıkılmıştır.

 

 

Yine sokağa çıkma yasağının ilan edildiği 16 Ağustos 2015 tarihi ile 5 Şubat 2016 tarihleri arasında 42’si çocuk, 31’i kadın, 30’u 60 yaş üstü yaşlı olmak üzere, toplam 224 sivil yaşamını kaybetmiştir. Bu rakamlara Silopi’de anne karnındaki 7 aylık bebek gibi trajik ölümler ve Cizre’deki binalarda mahsur kalarak ölen onlarca kişi dahil değildir. Ölümlerin çoğu da resmi sokağa çıkma yasağı ve operasyon olmayan bölgelerdeki toplumsal gösteriler sırasında, güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu gerçekleşmiştir.

 

 

TİHV raporuna göre, en az 31 kişi, güvenlik güçleri tarafından ambulansların engellenmesi nedeniyle, sağlık hakkına erişememeleri sonucu yaşamını yitirmiştir. Bu kişilerden üçü hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne yapılan acil tedbir başvuruları olumlu yanıtlanmasına rağmen, kararın uygulanmaması sonucu (ki bu da açık bir Anayasa suçudur), yaşamlarını yitirmişlerdir.

 

 

Tamamı yoksul ailelerin çocuklarından oluşan onlarca asker ve polis ölümleriyle, daha da vahim bir tabloyla karşı karşıyayız.

 

 

Türkiye’de 1990’lı yıllarda ordu içindeki illegal yapılanma olan JİTEM tarafından köyler yakılıyordu, faili “meçhul” cinayetler işleniyordu. Şimdilerde ise, Polis Özel Harekat Birimleri (PÖH), Jandarma Özel Harekat Birimleri (JÖH), Esedullah gibi illegal yapılanmalar şehirleri yakıp, yıkıp duvarlara yazdıkları yazılar önünde çektikleri fotoğrafları devlet yetkililerine gönderip, onurlandırılıyorlar. Türkiye’nin geldiği durum bu olmamalıydı.

 

 

Devlet elbette illegal yapılanmalara izin vermez. Elindeki silahlı güçle, hukuk içinde kalarak mücadele eder. Ancak evrensel hukuk kuralı olan “suçların ve cezaların şahsiliği” ilkesi gereğince, sadece ve sadece illegal örgüt mensuplarına yönelik operasyon yapabilir. 10, 20 veya 100 illegal eylemciyi yakalayacağım diyerek, yüz bin nüfuslu ilçeleri, milyon nüfuslu illeri ablukaya alıp, ölüme mahkum edemez. Evrensel hukuk bir yana, iç mevzuatta bile karşılığı olmayan bu emirlerin ve uygulamaların tamamı insanlığa karşı suçtur.

 

 

On yıllardır uygulanan ve sonuç alınamayan bu güvenlikçi ve hukuksuz uygulamalarla, içi boşaltılan kardeşlik, barış ve huzur gelmez. Evrensel hukuk içinde kalınarak, öncelikle insan hakları ihlallerine son verilmelidir.

 

 

Alman filozof İmmanuel Kant demiş ki: “Savaş, ulusların hayvanca var oluş durumudur, barış ise, insanca var oluş durumudur”. Dünyada hiçbir savaş yüzde yüz “kazanılmış” olsa bile, adil bir barışla sonuçlandırılmadığı takdirde, çözüm oluşturamaz. Diyalog olmadan çözüme gidilemeyeceğinden, kalıcı ve onurlu bir barış için, bölgenin seçilmiş aktörleriyle acilen müzakerelere dönülmelidir. Aksi durum, olsa olsa “Pirus Zaferi” olur…

 

 

(*) Sosyal Demokrat Avukatlar Derneği Başkanı

 
kemalakkurt@hotmail.com

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
Sivas Katliamı ve insanlığa karşı suçlar
Dünya Emekçi Kadınlar Günü
Nâzım Hikmet 117 yaşında