SAVAŞIN FELSEFESİ VE SEFALETİ

SAVAŞIN FELSEFESİ VE SEFALETİ
7 Ekim 2012 17:44

Neredeyse insanlığın tarihi kadar eski olan savaşın da bir felsefesi var. Çinli Sun Tzu (İsa’dan Önce722–481) 13 Bölümden oluşan ‘Savaş Sanatı’ adlı kitabında ‘Savaş ateş gibidir, silahlarını bırakmayanlar silahlarıyla ölür’ demiş.

Mustafa MERSİNOĞLU H&H YORUM

Askeri stratejide planlamanın önemini belirtir ama rekabet halindeki planlar çarpışır ve hiç beklenmedik durumlar gelişir. Yine buluşlar, tarih, bilgelik ve insan dolu ülkede Lao Tzu’nun Tao (İsa’dan Önce 6.Yüzyıl) felsefesine göre ‘Silahlar ne kadar güzel olurlarsa olsunlar kötülük alametidir, bütün yaratıklarda nefret doğurur. Onun için Tao yolundan gidenler bunları hiç kullanmazlar.’
‘Yarım yamalak savaşmak kadar felaket getirecek hiç bir şey yoktur ve elindeki hazineyi de kaybetmeye yol açar.’
 
Kent devletleri ya da derebeyliklerin sürekli savaşları ile geçen orta çağ İtalyasında yaşayan Machiavelli, Lao Tzu’dan savaş üzerine çok farklı düşünüyordu. Machiavelli’ye göre savaş prens için bir meslek olmalıydı. Prens lüks eşya yerine  hep silah düşünmeliydi,  silahsız olursa küçümsenirdi. Ancak Lao Tzu ‘Şiddet ne kadar iyi niyetli de olsa hep yapana geri teper’ demişti.   

Prusyalı asker ve teorist Carl Philipp Gottfried von Clausewitz(1780-1831) ‘Savaş Üzerine’ adlı bitmemiş kitabında ahlaki ya da psikolojik ve politik taraflarıya ilgilenir. Savaş üzerine görüşleri romantik olmakla beraber Avrupa aydınlıkçı akılcı düşünce üzerine kurulmuştur. Düşüncesi Hegel’ci diyalektik içerisinde görülür. ‘Savaşın Sisi’ içerisinde hiç beklenmedik çoğu zaman şüphe götürür tamamen yanlış bilgiler ve korku üzerine kurulu olaylar gelişir. Tarihin gerçeklerden uzak bilgeç hayali düşünceleri kontrol ettiğini düşünür. En meşhur lafı da ‘Savaş politikanın başka metodlarla devamıdır.’ Osmanlı’da uzun zaman paşalık yapmış Helmuth Karl Bernhard Graf von Moltke (1800-1891) düşüncelerinden etkilenmiştir. Kendi tecrübesine dayanarak Moltke Paşa hiç bir planın  düşmanla çatışma başlayınca işe yaramadığını söylemiştir. Marx, Lenin ve Mao’da Clausewitz’den etkilenmişlerdir.  

Kimin ilk defa dediği bilinmemekle birlikte ‘savaşta ilk kayıp doğrulardır’ diye bir söz vardır. Churchill ‘Savaşta doğrular o kadar kıymetlidir ki yalanlarla korunmalıdırlar.’ demiştir.

Kur’an da Müslümanların açıkca savaş ilan etmelerinin gerekliliğine değinilir. Yani ani ve gizli saldırılar günahtır.  
 
Bu kadar felsefe yeter şimdi savaşın  sefaletine bakalım.  
Türkiye uzun süredir açıkça savaş ilan etmeden komşusu Suriye ile savaş halinde. Bu savaş Suriye’ye karşı savaşanlara maddi manevi yardakçılık yapıp bir de üstüne Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bu kişileri barındırdığı an başlamıştı. Bu yukarıda belirtiğimiz  Kuran’da açıkca savaş ilan etmeden, ani ve gizli saldırıya girer ve günahtır.  
Türkiye Suriye’deki savaşa bulaştığı andan itibaren hem Esad hükümetini hem ona karşı savaşanların tüm yaptıklarından da sorumludur. Kimin haklı olduğu da önemli değildir. Bu yangına körükle gitmeye benzer karışmasanız, Esad hükümeti yaptıklarından tamamen sorumlu olurdu. Ben karşı tarafı destekliyorum bana ne Esad’ın yaptıklarından diyemezseniz çünkü artık Suriye’de olan her şey de siz de varsınız. Çünkü olmasaydınız olaylar farkı gelişebilirdi ve tüm sorumluluk yalnız  iki tarafın  olurdu. Şimdi Tezekere var ama yine savaş ilanı yok. Hatta Tezkerede Suriye’nin adı bile geçmiyor ve sonra verilen demeçlerde de ‘bizim kimseyle savaşa niyetimiz yok’ diyorlar ama Suriye topa tutuluyor hem de Akçakale’den kilometrelerle uzak yerleri. Kuran’a göre günah devam ediyor. Haddimize düşmez ama Kuran’ı tefsiri bence  şudur: erkekçe bildirin kimle savaşacaksanız, gizli sinsi yapmayın.  Bunun sebebi karşı tarafa son bir kez uyarı verdirmek. Karşı taraf uyansın barış yapsın, teslim olsun ne tür ise öyle  barış yapılsın. Tabii ani ve gizli savaş yapılınca barış şansı hiç kalmıyor. Kuran’da bu yüzden böyle bir günah yazmış ki barış sağlamaya son bir şans tanınsın.  Şimdi diyorlar ki bu Tezkere uyarı. O zaman niye gizli oylandı ve kime karşı olduğu gizli ve arkasından verilen demeçler ne oluyor.

Sun Tzu rekabet halindeki planların çarpışmasından ve hiç beklenmedik durumların gelişmesinden bahseder  sanki Suriye için yazmış. Erdoğan ve Davutoğlu Büyük Orta Doğu Planı’nı kendi akılları elverdiğince uyguluyorlar ve sözüm ona kendilerince de bir planları vardır ama bu plan acelelerinden ve beceriksizliklerinden  yer yer ABD ve Nato planlarıyla rekabete giririyor ister istemez ve hiç beklemedikleri durumlar ortaya çıkıyor. Bunların dışında asıl rakip planlar Rus, Çin ve İran’ınkilerdir ve bu rekabet durumları iyice şaşırtır. Tabii sefaletin ve felaketin faturası masum  Suriye ve Türkiye halkına çıkar.

Okuyucularımdan özür diliyerek Lao Tzu’nun dediğini tekrar vereceğim ‘Yarım yamalak savaşmak kadar felaket getirecek hiç bir şey yoktur ve elindeki hazineyi de kaybetmeye yol açar.’ Aslında derin bir yoruma gerekte yok, Tayyip Erdoğan hükümetinin yine Suriye’ye karşı yaptığı savaşı sanki 26 yüzyıl önceden anlatıyor. Yarım yamalak.  
 
Suriye’de BOP’un düşünce kuruluşlarındaki yaptıkları planlar tarihin gerçeklerine uymadı. Evet bu yüzden planlar da yeni ayarlamalar ve provakasyonlar yapıldı gitgide sözüm ona demokratik barışçı protestolar çılgın bir kıyama dönüştü, paralı askerler her taraftan getirilidi, silahlarla donatıldı, gizli açık uzmanlar logistic ve haberleşme sağladı, bu da yetmeyince katliyamlar, bombalamalar, intihar komadoları kullanılmaya başladı, tarihi çarşılar kundaklandı ki halk mecburen savaş alanına dönen Suriye’den kaçsın bunun için kamplar aylar önceden kuruldu, gelenlere yağlı paralar dağıtıdı, bir de üniversite imkanları verildi. Bu döviz karşılığında cihatçıların ve savaşçıların benzerleri  Lübnan iç savaşında yaşamış Ermeni bir arkadaşıma göre bol miktarda uyuşturu alıp savaşıyorlarmış, bu da kendilerine sağlanıyormuş, ben de insanlar bu kadar vahşice ve duygusuzca nasıl savaşır diye düşünüyordum. Artık bunu da sağlarlar, bu demmograsi projesinde masraftan kaçınmamak gerekli.  


 

Savaşların sefaleti ve felaketi hakkında sözü Amerikalı General ve Cumhurbaşkanı Eisenhover’a bırakalım ‘Ben asker olarak savaşta bulunduğum, ve yaptığı vahşeti, gereksizliğini ve aptallığını gördüğüm için nefret ediyorum’. Cumhurbaşkanlığından ayrılırken şimdi çok meşhur olan ve Amerikan halkını savaş sanayine karşı uyardığı konuşmayı yapmıştır.

Tabii son sözü diğer bir askere Başkomutan Maraşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e bırakalım:  
‘Yarım hazırlıkla yarım tedbirle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha kötüdür’.  

‘Mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Hakiki düşüncem şudur: Ulusu savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, “ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Ancak, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir’

‘Savaş, nihayet meydan savaşı sadece karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir. Milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı milletlerin bütün varlıklarıyla, bilim ve teknik alanındaki seviyeleriyle, ahlaklarıyla, kültürleriyle kısacası bütün maddi ve manevi güç ve nitelikleriyle ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Bu alanda, milletlerin gerçek güç ve kıymetleri ölçülür.

Sonuçta yalnız maddi güçlerin değil, bütün güçlerin özellikle ahlaki ve kültürel gücün üstünlüğü kesinlikle ortaya çıkar. Bu sebeple meydan savaşında yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün maddi ve manevi varlığıyla yenilmiş sayılır. Böyle bir sonucun ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Yok oluş sadece savaş alanındaki orduya ait olamaz. Aslında, ordunun mensup olduğu millet feci sonuçlara uğrar. Tarih, birtakım boş hayallerle, başlarındaki hükümdarların, hırslı politikacıların oyuncağı durumuna düşen istilacı orduların, istilacı milletlerin uğradığı bu çeşit feci sonuçlarla doludur.’

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
‘Bütün insanları bazen kandırabilirsiniz, bazı insanları her zaman ama bütün insanları her zaman kandıramazsınız’
23 Haziran seçimleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin seçenekleri
‘Ne güzeldir, dağların üstünde onun ayakları, ki müjde götürür’