Sansürlü basınımız

Sansürlü basınımız
2 Ekim 2015 10:00

Günümüzde basın; yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü kuvvet olarak kabul edilmektedir. Düşüncelerin basın yoluyla açıklanması özgürlüğü olarak tanımlanan basın özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü ile iç içedir. Basın özgürlüğü için, sadece düşüncelerin serbestçe açıklanması değil, basın kuruluşlarının da bağımsız ve özgür olması gerekiyor.

 

 

 

Av. Kemal AKKURT H&H YORUM

 

 

Mevcut Anayasamıza göre; basın özgürdür, sansür edilemez. Basın ve haber alma özgürlüğünü sağlama görevi Devletindir (Madde: 28). Haber, düşünce ve kanaatlerin serbestçe yayımlanmasını engelleyici ve zorlaştırıcı siyasal, ekonomik, mali ve teknik şartlar konulamaz. Süreli yayınlar, devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin veya bağlı kurumların araç ve olanaklarından eşitlik esasına göre yararlanırlar (Madde:29). Yani yandaş medyaya reklam ve ilanlar verilip, “muhalif” olanlara reklam ve ilan verilmemesi, anayasal suçtur…

 

AİHM’e göre basın özgürlüğü :

 

Basının bağımsız ve özgür olması gerektiği konusunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin yerleşmiş yüzlerce içtihadı vardır. Buna göre, aleniyet kazanmış bir bilginin yayınlanması yasaklanamaz (AİHM, Verening/Hollanda). Biz de ise, hemen herkesin bildiği, aleniyet kazanmış konularda bile yayın yapılması, soruşturma konusu olabilmektedir (MİT tırlarıyla ilgili Cumhuriyet’in başına gelenler gibi).

 

AİHM’e göre, basın özgürlüğünde sınırlandırma nedeni olabilecek konuların başında “şiddete, silahlı mücadeleye veya isyana teşvik” niteliğindeki yayınlar gelmektedir. Bunun dışında, yayınlar rahatsız edici, şok edici veya abartılı da olabilir. Sadece lehte, zararsız veya ilgilenmeye değmez haber ve düşünceler için değil, devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de ifade ve basın özgürlüğü esastır. Zira bu özgürlük, demokratik bir toplumun olmazsa olmazları olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir (AİHM, Handyside/Birleşik Krallık Davası).

 

Özellikle siyasetçiler söz konusu olduğunda AİHM, eleştiri sınırlarını en geniş biçimiyle yorumlamaktadır. Basın özgürlüğü, demokratik bir toplumdaki vazgeçilmez işlevi gereğince, siyasiler söz konusu olduğunda, “abartılı” hatta “tahrik” edici içeriğe de sahip olabilir. Bu özgürlük gereğince yayın, “incitici, şok edici ve rahatsız edici” ifadeleri de kapsayabilir. Bunlar olmadan demokratik bir toplum olamaz (AİHM, 2005-2006 yıllarında Birgün gazetesinde yayımlanan makaleler nedeniyle dönemin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan lehine tazminata hükmeden ve kesinleşen mahkeme kararı nedeniyle Türkiye’yi mahkum ettiği Tuşalp/Türkiye Kararı).

 

Anayasa Mahkemesi’nin özgürlük anlayışı:

 

Anayasa Mahkememiz, olağanüstü dönemlerde iktidarların istediği doğrultuda düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması yönünde kararlar vermiştir. Olağan dönemlerde ise, AİHM içtihatlarına yakın bir tutum sergilemiştir. 1971 muhtırası ve 1980 darbesinden sonraki dönemlerde, sansürü dahi basın özgürlüğünü sınırlandırmanın meşru yollarından biri olarak görebilmiştir. 2010 Anayasa değişikliğinden sonra getirilen bireysel başvurularda, zaman zaman AİHM’in gerisine düşen kararlar verse de, çoğunlukla AİHM içtihatları paralelinde kararlar vermesi, umut vericidir. Örneğin, Bekir Coşkun’un Cumhuriyet’deki köşesinde Gezi direnişi sonrası kaleme aldığı makale nedeniyle aldığı mahkumiyet kararını AİHM’in içtihadına (Handyside/Birleşik Krallık Davası) atıfta bulunarak mahkumiyeti eleştirmesi ve ihlal kararı vermesi sevindiricidir.

 

Anayasa Mahkemesi, yine İlhan Cihaner davasında da basın özgürlüğü lehinde tutum takınmıştır. Umarız Anayasa Mahkemesi bundan sonraki tutumunda, iktidara yakın ve muhalif olma yönünde ayrım yapmadan, basın ve ifade özgürlüğü yönünde bir güvence olur. Böylece insanlarımız AİHM’e gitmeden haklarına kavuşmuş olurlar. Bireysel başvurunun amacı da budur.

 

Türkiye’de hukuk devletinin ve demokrasinin bu kadar örselenmediği 1980 öncesinde, gazeteleri, sadece basın dünyasından aileler çıkarırlardı. Bu ailelerin kurdukları aile şirketlerinin basın dışında bir uğraşları da olmazdı. Ankara’da onlar adına ihale takip eden köşe yazarları da yoktu. Gelen iktidarların nabzına göre şerbet vermezlerdi gazete sahipleri. Çalışanlar ve köşe yazarları da bağımsız olarak, vicdani kanaatlerine göre çalışır ve yazarlardı.

 

80’li ve 90’lı yıllarda büyük holding sahiplerinin medya dünyasına girdiklerini gördük. Ekonomik sıkıntı içindeki medya kuruluşlarını satın alıp veya yeni gazete ve televizyon kanalları kurup, işlerinin takibi için ellerindeki medya gücünü kullanmaya başladılar. Basın dünyasındaki sıkıntılar ve yozlaşma da böyle başladı. Şimdilerde, kıt olanaklarıyla ve büyük bir özveriyle ayakta durmaya çalışan bir avuç yazılı ve görsel medya kuruluşu kaldı elimizde. Diğer yanda ise, basın ile ilgisi olmayan, iktidar yanaşmalarının oluşturdukları yüz milyonlarca dolarlık havuz medyası ve bu bataklıkta tetikçilik yapan yüzlerce aktrol… Gerçek basın için asıl sınav şimdi veriliyor…

 

Son günlerde gazete ve parti binalarına iktidar militanlarının ve aktrollerin saldırıları, Güneydoğu Bölgesi’nden sağlıklı haberleri kamuoyuna ulaştıran tek kaynak olan Dicle Haber Ajansı’na yapılan baskın ve saldırılar, 80’li ve 90’lı yıllara dönüş sinyalleri olarak algılanmaktadır. Umarız Türkiye o karanlık günlere bir daha dönmez.

 

Önümüzdeki 1 Kasım “Tekrar Seçim”i, Türkiye’nin fiilen içine çekilmeye çalışıldığı tek adam yönetiminin, baskı ve zulümlerin kalıcı ve kurumsal hale gelmesi mi, yoksa barışın, demokrasinin, hukuk devletinin ve insan haklarının tesisi mi olacağının tercihi de olacaktır. Tercihimizi aydınlık yarınlardan yana kullanalım…

 

 

kemalakkurt@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
Nâzım Hikmet 117 yaşında
70. yılda insan haklarımız
Çocuklarımızın hakları