Ragıp Buluç’un ardından…

Ragıp Buluç’un ardından…
24 Ekim 2020 20:18

Doğramacızade Ali Paşa Camii, dört gün arayla iki önemli değeri ebediyete uğurladı. Önce usta gazeteci Bekir Coşkun’u… Ardından Atakule’nin mimarı Ragıp Buluç’u… “Arkada bıraktıklarımızın kalbinde yaşamak, ölmemektir” der şair. Ve bazı insanlar gerçekten de hiç ölmezler…

 

 

Salih Levent UĞURLU H&H YORUM

 

 

Ragıp ağabeyin ölümünün ardından şunu anladım ki, sevdiğin birini ellerinle toprağa bırakıp, gelip o ellerle yazı yazmak dünyanın en zor işlerinden biriymiş.

 
Yazı esnasında buğulanan gözlerinin önünden bütün anılar film şeridi gibi akıp giderken; ellerindeki çizgilerin savaşı başlıyor… Belki de bu savaştan sadece kader çizgisi galip geliyor…

 
Adına da ölüm diyorsun işte…

 
“Orhan’ı (Ressam Orhan Peker) İstanbul’da defnettikten sonra İstanbul ile yıldızım barışmadı” derdin hep.

 
O gün de Ankara benim gözüme bir tuhaf göründü.

 
Çünkü o gün ben de seni kaybettim… O gün Ankara seni kaybetti… O gün dünya seni kaybetti…

 
Her yazdığım köşe yazımı Whatsapp’tan Ragıp ağabeye gönderdiğimde kalp emojisi atardı. Bazen de kiraz emojisi…

 
Bu emojiler aramızda “şu an işim var, okuyacağım” anlamına gelirdi. Okuduktan sonra da yorumunu uzun uzun yazardı.

 
Bu yazıyı okusa “ulan amma edebiyat parçalamışsın” derdi.

 
Tebessümle gözyaşının birbirine karıştığı anlar yaşıyorum şu an…

 
Çok güzel bir adamdın vesselam…

 
Türkiye ve dünyada imza attığı mimari eserlerle bir Ragıp Buluç geçti bu dünyadan…

 

 

CENAZESİNDE ANITKABİR BAYRAĞI

 
Tabutu, Anıtkabir’de dalgalanan bayrağa sarıldı. Ölmeden önce böyle istemişti…

 
Kendisi bir Ankara sevdalısıydı. Ankara dışında yaşama seçeneği varken bırakmadı sevdiği bu kenti…

 
Kendisi bir Türkiye sevdalısıydı. Türkiye dışında yaşama seçeneği varken bırakmadı sevdiği bu ülkeyi…

 
Kendisi bir dünya sevdalısıydı. Aşkla, tutkuyla gezmediği görmediği yer kalmadı. Ama bu kez bıraktı sevdiği bu dünyayı…

 
Bıraktı ama bırakırken de birçok insanın hayatında derin izler bıraktı.

 
Kültür, sanat, edebiyat alanında ondan dinlediğim ve kazandığım çok şey oldu. Benim gibi birçok insanın entelektüel dünyasına zenginlik kattı.

 
Sadece Türkiye’de mi? Bütün dünyada yediden yetmişe birçok insana katkısı oldu.

 
Arjantin’in Başkenti Buenos Aires’te dünyaca ünlü mimarların katıldığı bir bienalde yaptığı konuşmanın ardından alkış tufanı kopmuş ve konuşmasını bitirdikten sonra etrafını gençler sarıvermişti.

 
“Mimar Ragıp Buluç’un Buenos Aires konuşması” başlıklı bir yazımdaki o efsane konuşmayı yeninden paylaşmak istiyorum sizinle:

 

 

“Sayın meslektaşlarım ve mimarlığa ilgi duyanlar, sizleri saygı ile selamlıyorum.

 
İçinde yaşadığımız yüzyılın sonuna doğru mimarlık, yeniden kabuk değiştiriyor. Benim kuşağımın mesleğe başlarken öğrendiği-öğretildiği dersleri hala inanarak savunuyorsanız, artık adınız “muhafazakâr” a çıkacaktır.

 
Dünyanın hemen hemen her yeri karşı çıkışın başarılı ve başarısız örnekleri ile doldu bile.

 
Sözlerime başlarken mimarinin kabuk değiştirdiğini söylemiştim. Bence öz hiçbir zaman değişmedi. Mimarlık mekân yapma veya isteyerek-bilerek yapmama sanatıdır. Mimarlık yaşama biçimini yaratır. Yeni yaşam biçimleri yeni alışkanlıklar haline gelince güzeli ve doğruyu, alışılmıştan, rastgelelikten ayırıp korumak ve tüketicinin hizmetine sunmak ve onu kimlikleştirmek, mimarın sorumluluğudur.

 
Anadolu-Türk kültürü Japon veya Anglosakson kültürleri gibi bir adada doğmuş ve yüzyıllarca kendini rafine etmiş bir kültür değildir. Asya ve Avrupa arasında bir köprü durumunda olan bu topraklar M.Ö. 7000 yılından başlayarak, Prehistorik, Neolitik, Hitit, Frig, İyonya, Grek, Pers, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı, Batı kültür ve yaşam biçimleriyle tanışmış, bu kültürleri bir pota içinde simbiosis olarak uzun yıllar/yüzyıllar etki ve ivmeleriyle yaşatabilmiştir.
Dünyanın ilk ızgara planlı şehri, Anadolu’daki Priene harabelerinden alttaki ovaya baktığınız zaman halen zeytin ağaçlarının aynı düzende geometrik dizilişleri veya yeni aldığınız dokunmuş bir Sivas halısında 3000 yıl evvel kullanılan Frig motifleri görmeniz bazı değerlerin hala yaşadığının somut göstergesidir.

 
Yeniyi kolay kabul edebilme ve uyum sağlama, bu kültürler harmanının ortaya çıkardığı, elle tutulamayan değerlerden biridir.

 
Osmanlı devlet ve yaşam biçimi simbiosis yaşamı kuramsallaştırmıştır. Zamanın ileri teknoloji ürünü Ayasofya, kubbesi ve temel yapı anlayışı ile Mimar Sinan tarafından Selimiye Cami’nde insani boyut katılarak yorumlanmış ve teknoloji ehlileştirilmiştir. Osmanlı mimarisinin temel ilkelerinden biri “mükemmellik Allah’a aittir” cümlesidir. Böylece insan ürünü, makine ürünü ölgünlüğünden kurtarılmıştır. Bilerek kaydırılan akslar, pencere, kapı düzenleri, minör-majör mekan ilişkileri, mantığa aykırı çarpıtılmış yerleştirmeler düzeni-ritmi insancıl kılmaktadır.

 
1923’te Cumhuriyet’le birlikte toplum ve kültür kökten değişmeye uğradı. Yeniyi kolay kabul edebilen kültür birikimindeki insanlar heyecanla yeni ürünleri ve yapıları beklediler. Özellikle yeni kurulan başkent Ankara’da Modern Mimari/Rasyonalizm/Fonksiyonalizm parasızlık ve bilgisizlikle birleşince olan oldu.

 
Teknolojinin sunduğu yeni malzemelerin kontrolsüz kullanım imkânları, şehirlere hücum eden kırsal kesim, yeni ve kolay para kazanma imkânları geçmişin zengin mimari mirasına rağmen yeni tehlikeler olarak ortaya çıkmaktadır.
Kişiliksizlik ve kimliksizlik, nitelik yerine niceliğe önem vermek, mimari ürünleri yerine bina yapmak alışkanlığı Fonksiyonalizmin kolaycı formülleriyle birleşince Modern Mimari’nin olumlu örneklerine rağmen temeldeki “idea” soysuzlaştı.
Bu akımlara karşı gelen ulusal mimarlık örnekleri ise geçmişin kötü bir kopyası olma özelliği taşıdılar. Kültürün ve özellikle mimarlığın elle tutulur değerleri senkronik bir anlayışla kullanılınca bozulan kültür ve sosyal yaşamın ayrılmaz parçasını oluşturdular.

 
Bugünkü konuşmam slaytlarla sunulan ve yaptığım işleri sizlere gösteren ve açıklayan bir konuşma değil. Zira böylece kendimi bir büyük jüri önünde sınav veriyor gibi hissetmiyorum.

 
Artık dünyada ne kadar mimar varsa o kadar da mimarlık var. Bu yeni özgürlüğü doyasıya tatmak gerektiğini hissediyorum. Artık binada beşinci boyut mimarın kendisidir. Hayata bakış açısıdır, yorumudur. Hissettikleri ve bu hislerle yoğrulan aklıdır.

 
Geçen gün tango yaptım. Dün “bluejean” giydim. Bugün karşınızda kravatlı, takım elbiseliyim. İçimde, biten binalarıma karşı, yoldan geçen herhangi bir adam kadar heyecan yok. Serüven bitti. Yarın yeni bir işe yeniden boş bir kağıt alarak başlayacağım. En büyük düşmanım kendim, eski yaptıklarım. Herkesin belki hesaplaşma dediği şey. Aslında hesaplaşma yok. Ta derinden, saygı duyduğum bir-iki mimari ürün. Güçlü, asırlara dayanabilmiş ve dayanacak. Sanki dünyaya çakılmış köşe taşları. Tac Mahal, Fatehpur Sirki, Parthenon, Ayasofya, Selimiye Camisi, Üsküdar Şemsi Paşa Külliyesi, Ronchamp Kilisesi, Ryoan,ji Tapınağı, Tsukuba’daki Otel, Tokat’ta Pervane Hamamı, Anadolu’da küçücük bir köy evi.

 
Beni korkutan yapılar teknolojiye esir düşmüş heyulalar. Fritz Lang’ın Metropolis filmindeki gibi tek boyutlaştırılmış insanların girip çıktığı mekânlar. Şeytana hizmet eden mimarlar. Speer’in yapılarının fotoğraflarında bile, siren sesleri içinde inip kalkan eller, ezen çizmeler görüyorum.

 
Benim en başarılı yapım, askerlik yaparken ceza almayı göze alıp, emirlere karşı gelerek yapmadığım hapishane binasıdır.

 
Türkçe’de bir deyim var; “Aşk olduğu zaman samanlık seyran olur.” Her atasözü gibi tersi de doğru; aşk olmadığı zaman saraylar samanlık olur.

 
Artık binaların temelleri aşk, insan ve insanlık sevgisi olmalı. O zaman Arjantin’den Türkiye’ye, Peru’dan Yeni Zelanda’ya kadar yeni mimarlığın özgür havası, yaratıcı insan zekası ile birleşerek, sadece akarsular, rengarenk çiçekler, tatlı yemişlerle dolu bahçe-cennet tarifine yapı unsurunu da sokacaktır.”

 
Aşk insanıydı Ragıp Buluç…

 
Sevgi insanıydı…

 
Geriye güzel anılarımız ve fotoğraflarımız kaldı. Bir de doğum günümde hediye ettiği oyuncak araba…

 
Hoşça kal sevgili hocam…

 
Unutmayacağız seni…

resim1

resim-2

 

 

Salih Levent UĞURLU Twitter

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
Dünyanın “Kontrol Z” tuşu olsaydı…
Poseidon’u hizaya getiren Menzil Şeyhi
Kendi kendinin deprem profesörü olmak