Rabıtalı seçime doğru: Doğruya doğru bu noktaya nasıl geldik ve öldürülen insanlarımız

Rabıtalı seçime doğru: Doğruya doğru bu noktaya nasıl geldik ve öldürülen insanlarımız
19 Temmuz 2014 17:58

GÜNÜMÜZ

 

Mustafa MERSİNOĞLU H&H YORUM

 

Aklı kafamızdan sürsek,
İlimin içine tükürsek
Dünyaya çevirip dirsek
Günümüzü hoş geçirsek
Gökten ve yerden uzakta,
Neş’e, kederden uzakta,
Düşüncelerden uzakta,
Günümüzü hoş geçirsek…
Ne dost yüzü yalasak,
Ne düşmanları dalasak,
Kendimizi oyalacak,
Günümüzü hoş geçirsek…
Vücüt cevhersiz bir kalıp,
Hiçe gider hiçten gelip,
Bir tenhaca köşe bulup,
Günümüzü hoş geçirsek…
Toprağa girinceye dek,
Esrarı görünceye dek,
Yani, geberinceye dek,
Günümüzü hoş geçirsek…

1932 Sabahattin Ali

 

Halkın seçeceği bir cumhurbaşkanı aşamasına Türkiye nasıl geldi? Doğru mu? Yanlış mı? Ne tür cumhurbaşkanı? Bütün bunlar tartışıldı. Zamanlaması, kimlerin istediği ve niçin istediğini de biliyoruz. Bir soluk alıp tarihimize bir bakalım bu noktaya nasıl geldik. Günümüzü hoş mu geçireceğiz yoksa ölümü, hapsi, işten atılmayı ve sürgünü göze alarak doğruları mı araştıracağız? Bu yazıda adı geçenler gibi.

Niyazi Berkes ‘200 Yıldır Neden Bocalıyoruz’ adlı 1964’te basılan kitabında, ‘Gericilik Kuvvetleri’ bölümünde şöyle demiş ‘Toplumsal değişime karşı olan gericilik hareketleri Türkiye’de ta baştan beri ortaya çıkmıştır. Bu hareketleri güdenler kuvvetlenmenin ancak eski müesseselere dönmekle mümkün olacağını savunurlar, batılılaşma gayretleri yükselme yerine çökme getirdikçe de bunu iddalarının delili olarak kullanırlar; felaketlerin hep yeni usuller alma yüzünden ileri geldiğini söylerlerdi. Bunların acaip kafaları ancak rasyonel ekonomi ve devlet usulleri güdülmek suretiyle çözümlenecek bir işi (şimdi olduğu gibi) din, iman, gelenek, mukaddesat, kafirler v.s gibi bir alay lakırdı içine boğarlar: durumu içinden çıkılmaz hale getirirler; halkı da korku ve temelsiz inançlara sürüklerlerdi’ Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı Cumhuriyetin 50. Yılı için yayınladığı kitabında da laikliği ya da sekülerliği bu çağdaşlaşmanın temeli olarak görüyor ve detaylı şekilde irdeliyor. ‘Atatürk’ün başlangıçta din sorununu ele alışı Gökalp’in sosyolojik açısından çok, Teyfik Fikret’in temsil ettiği deist (dini bilgiye dolaysız biçimde sadece akıl yoluyla ulaşılabileceği ilkesini esas alan, bu sebeple vahiy ve esine dayalı tüm dinleri reddeden tek Tanrı inancıdır) din görüşü etkisi altında olmuştu. Dinin toplumsal rolü hakkında edindiği bilgiler halk ve askerle olan amprik gözlemlerine dayanıyordu. Atatürk’ün başlangıç noktası, Meşrutiyet döneminde gördüğümüz ‘İslam dini akli ve tabii bir dindir’ görüşüdür. Bu açıdan bakınca dinin toplumsal rolü konusunda paradokslu bir durum olduğunu gördü: toplumsal felaket karşısında, adı bile olmayan bir toplumu bir ulus çabasının fedakarlıklarına itmede, dayanışma yaratmada, dinin bir rolü vardı; fakat yine görüyordu ki aynı zamanda şeriat ya da tarikat giysisi altında din, ulusal çabayı baltalıyan bir güç olabiliyordu!’ … ‘Fakat halk ve hocalarla yaptığı konuşmalar ona, İslamlığın akıl dini olduğu teorisinde yetersiz iki yan bulunduğunu gösteriyordu: (a) İslamlık akla yakışan bir din olabilir; fakat, din aracılarının elinde kişiyi köleleştiren, siyasal çıkar güçlerinin elinde onu sömüren bir araçta olabilir. (b) İslamlık akıl ve aydınlık dini ise, anlamsız eylemlerle, anlamı bilinmeyen bir dil aracılığıyla yaşayan bir din nasıl bir akli bir din olabilirdi? İslamlık takke ve takunya giymek, sakal bıyık işi, namaz seccadesi, oruç gösterileriyle yürüyen bir din ise Ziya Gökalp’in belirttiği gibi bu taassup ile riyakarlığın bir birleşimi olmuyor muydu? İslamlık akıl dini ise, anlamı bilinmeyen sözlerle yaşanan bir din nasıl akla seslenebilirdi? Ancak aracıların tekeli altındaki bir anlama ile yaşanan bir dinde, halk bunları manevi yaşantının doğal bir biçimi sanıyor, kafasına bir sömürü ağının kurulduğunu bilmiyor. Bu tür bir manevi yaşantı içinde olan halk nasıl çağdaş bir ulus olabilirdi? Görülüyor ki soruların sonucu sadece kişi kafası aydınlaması işi olmaktan çıkıp toplumsal bilinç yani dil, tarih, ve kültür sorularına varıyor’ ‘Atatürk ibadet ve din sorununu ele almıştı’ ‘Türk halkı bu kitaba inanıyor, fakat ne dediğini anlamıyor. Her şeyden önce o kadar bağlı olduğu bu kitabı kendi diliyle anlayabilmelidir’ Berkes sonra bu çeviri işini, Büyük Millet Meclisinin görevi Mehmet Akif Ersoy’a vermesini ve bütçeye ödenek konmasını detaylı şekilde anlatıyor. ‘1922’de Reşit Rıda Kur’an Çevirisi ve İslamlığı Bozacak, İnkar Ettirecek Sonuçları adlı bir kitap yayınladı.’ ‘Kur’an’ın İngilizceye çevrilişine candan katılıp yardım sağlayan Rıda Türkçeye çevrilişine karşı çıkmıştır; Çünkü onun asıl nişan tahtası Kur’an ve din değil, Mustafa Kemal, Cumhuriyet ve Türkçedir.’ Rıda’ya göre ‘Eğer Kemalciler gerçekte bir din reformu yapmak istiyorlarsa bunun daha basit ve dine daha uygun bir yolu vardır: Arapçayı resmi devlet dili olarak almak, okullarda yalnız Arapça öğreterek, Türkleri Arapça konuşturarak gerçek İslamlığı kalplerinde pekinleştirmek! Bu yola gitmediği sürece Türk devleti kafir bir devlet olarak kalacaktır.’

 

‘BMM’nin Kur’an çevirisi ödevi verdiği Mehmet Akif, 1923’den sonra, Ulusal Kurtuluş Savaşının bir İslam devleti kurulmasıyle sonuçlanmayacağını anlayarak Mısır’a çekilmişti. Reşat Rıda’nın, Atatürk’ün deyimiyle bir ‘safsata yapıtı’ olan bu görülmedik saldırganlık ve terbiyesizlikle yazılmış kitabı, İslam şairini büyük bir korku içine düşürdü. Önce yapacağı Kur’an çevirsinin resmi metin olmaması koşulunu koydu; daha sonra verilen ödeneği geri çevirme dürüstlüğünü göstererek bu sorunu kapattı. Mısır’dayken çevirisine devam ettiği, daha sonra ölümünden önce bunları yaktırdığı ya da birine saklattığı yollu rivayetlerin bir dedektif romamını andıran hikayesini Emin Erişirgil’in kitabında okuyabilirsiniz’

 

‘Çatı Aday İhsanoğlu, Oğuzhan Cengiz’in kaleme aldığı kitapta Mehmet Akif Ersoy’un çeviriyi babasına bıraktığı ve yakmasını vasiyet ettiğini ve kendisinin de babası öldükten sonra leğende yaktığını söylüyor.’

 

Bahriye Üçok, Atatürk’ün İzinde Bir Arpa Boyu adlı kitabında daha önce 1983 yılında Cumhuriyet gazetsinde çıkan Türkçe Kur’an, Türkçe Namaz Üzerine adlı yazısında bu konuyu irdelemiştir ve ‘çevirilerden okumak sakıncasızdır’ demiştir.

 

Uğur Mumcu 1987 de yayınlanan Rabıta adlı kitabının sonuç bölümünde şunları yazmış:

 

‘Son yıllarda Türkiye, kuruluş amacına yabancı bir siyasal yörüngeye doğru sürükleniyor. Laik nitelikteki Türkiye Cumhuriyeti, İslamcı Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın kuruculuğuna öncülük ettiği İslam Konfransı’na katılıyor. Birleşik Amerika Devleti ile tam bir dayanışma örneğini veren Suudi Krallığı , İslamcı ideolojisini, Türkiye Cumhuriyeti’ne de benimsetiyor. Türkiye 1968 yılında kurulan İslam Konferansı’na ilk kez, Başbakan düzeyinde katılan temsilcimiz 12 Eylül hükümetinin Başbakanı Bülent Ulusu’ydu. 1984 yılında Fas’ta yapılan Dördüncü İslam Zirve toplantısında Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Evren temsil etmiştir….Suudi Krallığı’nın bu siyasal ve ideolojik yaklaşımını Suudi kökenli finans kurumları, şirketler ve dinsel amaçlı vakıf olayı izlemiştir. Bu ilişki ağı, toplumu günden güne etkilemiştir. Bugün Türkiye, Suudi’lerden gelen İslamci akımlara kapısını ardına kadar açmıştır. Olaylara bu açıdan bakarsanız, koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin yurt dışındaki din görevlilerinin aylıklarının Suudi Krallığının bir kuruluşu olan Rabıta Örgütü adlı bir şeriat örgütüne ödetmesi, sanıyorum ki, cumhuriyet tarihimizin en acı olaylarından biridir. Atatürk’ün kemiklerini sızlatacak olay işte bu olaydır.’

 

Aynı kitapta Mumcu bu vakıf ağını anlatırken şunu da yazmış ‘İlim Yayma Cemiyeti’ üyesi ve Aydınlar Ocağı eski Genel Başkanlarından Prof Salih Tuğ’un da yönetiminde görev aldığı bir başka vakıf da ‘İslami İlimler Araştırma Vakfı’dır. Bu vakfın Yönetim Kurulu Başkanı Dr Ali Özek’tir Doç. Dr Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof Asaf Ataseven de vakfın yönetim kurullarında görevlilerdir’.

 

Aday İhsanoğlu ile yönetimde bulunan Dr Ali Özek şimdi profösör olmuş ve Medreseden Üniversiye diye bir kitap yayınlamış bu kitabın kapağı bu ilişkiler ağını çok güzel özetliyor. ‘Prof. Dr. Ali Özek, Osmanlı dönemine yetişememekle birlikte mirasini devralmış, Tek Parti döneminin dini alandaki baskı ve uygulamalarina şahit olmuş, dini egitimle ilgili Türkiye’deki ilk derneklerden biri olan Kestanepazari Dernegi’nin kuruculari arasında yer almistir. 1950 yılında gittigi Mısır’da Krallik dönemi hüküm sürmekte ve ayrıca Osmanlı bakiyesi çok önemli bir kültür ve sosyal çevre bulunmaktadir. Osmanlı şehzadelerinden Şevket Bey, son padisah Vahdettin’in veliahti Ömer Faruk Efendi, Seyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Ders Vekili Zahid Kevseri, Mehmet Akif’in Mısır’daki en yakin dostu ve sırdasi Yozgatlı İhsan Efendi,(Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası) Ezher Üniversitesi müderrislerinden Trabzonlu Şeyh Şemseddin, Konyali Ali Zeki ve daha birçok sahsiyet Ali Özek Hoca’nin içinde bulundugu sosyal çevreyi oluşturmuştur. Türkiye’deki dini yapılanmanın ve hareketliligin önemli mimarlarindan olan Said Nursi, M. Sami Efendi, Süleyman Hilmi Tunahan, Mehmet Zahid Kotku ve Muzaffer Ozak gibi şahsiyetler Ali Özek Hoca’nin yakından tanıdığı önemli kişilerdir.’

 

Tam adı Rabıtat-al Alam İslami adlı şeriat örgütünün amaçlarına bakalım tabii bunları da rahmeti Uğur Mumcu’nun kitabından özetliyerek aktarıyoruz amaçları: Bütün Müslüman ülkelerin İslam şeriatını benimsemeleri ve Kur’an dili Arapça öğrenimini ilerletmeleri. Aldıkları kararlar: ‘Kongreye katılanlar ülkelerde ilkokuldan üniversiteye İslami öğretiyi öğretmeleri ve Arapça öğretimi bilhassa Arapçanın ana lisan olmadığı ülkelerde mecburi olması. Kutsal Kur’anın asgari beş bölümü ilkokulda ezberletilmeli ve tüm ülkelerde mecbur olmalıdır. Kur’an-ı Kerimin tamamının öğrenilmesi ortaöğrenimde zorunlu olmalıdır. İslam propandası yapılmalıdır. İslam anayasaya girmeli ve Arapça halka indirilmeli. İslami olmayan kanunlar kaldırılmalı ve şeriata uygun kanunlar getirilmeli. Bütün daire ve işyerlerinde anlaşma ve nizamlar dua ile birlikte taktim edilmeli ve bu yerlerde bir imam bulunmalı ve mescit açılmalı. Dünyadaki kadınlar İslami yasaklara uymalı. Tamamen şeriata dayalı modern İslam devleti kurabilmek için gerekli girişimlerde bulunulmalıdır. İslam Birliği yeniden kurulmalı ve bir federasyon teşkil ederek halifeliği ortaklaşa yürütmeli.’

 

Uğur Mumcu bu kararların Türkiye’de uygulamaya başladığını ta o zaman belirtiyor ve ‘Rabıta örgütünün başarıları küçümsenemez’ diyor.
Bu kararlar doğrultusunda İslam Kültür ve Araştırma Merkezi 12 Eylül askeri rejimi tarafından Suudi Arabistanla beraber kuruluyor ve başına da Ekmeleddin İhsanoğlu getiriliyor. Yirmibeş yıl yönetiyor ve ne zaman ki İslam İşbirliği Örgütüne başkan oluyor o zaman bırakıyor.
Turan Dursun 1987’de Hasan Cemal’e yazdığı mektupta ‘Anımsayacaksın, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin, adından da belli olan ‘islam’cı bir örgüte, İslam Konferansı’na o çoşkulu dalışlarına ve açılışlarına, sen de Cengiz Çandar’ınla birlikte özendirici katkılarda bulunmuş gazetende ‘Rabıta’ örgütü de, daha başka şeriatçı örgütler de bu konferansla el eledir, iç içedir. Bunu biliyor musun? Bu konferansın oluşmasını sağlayanların başında da ‘Rabıtatu’l Alemi’l- İslami’ (doğru adı böyledir) gelir. Bunu da biliyor muydun? Bugün ülkede resmi kuruluşlar arasına girmiş olan İslam Kültür ve Araştırma Merkezi de, ‘Rabıta’nın da içinde bulunduğu ve asıl merkezleri dışarda bulunan ‘cemiyet’lerle birlikte çalışmalarını yürütmektedirler. Bunu da biliyor muydun? İmamların maaşlarının Rabıta örgütünce ödenmesi, devletin saygınlığına, laikliğe aykırı’ bulunuyor. ‘Hadi canım sen de..’

 

SHP Genel Başkanlığı’na 1988’de 163. Maddenin kaldırmasını desteklemeleri üzerine yazığı mektupta da şunları yazmış.

 

‘163. Maddenin kaldırılması’yla ‘düşünce ve inanç özgürlüğüne, demokrasiye saygı’nın hiçbir ilintisi olmadığını nasıl bilinemiyor? Bu maddenin kaldırılmasıyla hiçbir ileri, çağdaş ve demokratik ülkede beimsenmeyecek olan ‘teröre, işkenceye, tüm özgürlüklere saldırılara özgürlük tanıma’nın eşanlamlı olduğu nasıl gözden kaçıyor? SHP’nin hukukçuları nerede? ….Nasıl bilinmez ki Şeriata dayalı düzeni getirme gürüşümlerine ‘evet’ demek: bir ‘inanca özgürlük verme işi değildir. Adına ‘iman’ denen ‘ilkel çılgınlığa bağımlılık’la sürüklenen ‘bir eylem’ işidir. Yahudiliği de bu açıdan ele almak gerekir. İsrael’in acımasızlıklarının en temel kaynaklarından birini görmek için…Yahudilerle savaşırken ’İslam radikalleri’nin giriştikleri ‘terör’ de, en başta ‘İslam terörü’ne dayalıdır. Tevrat açıldığı zaman, geçmişe ilişkin bölümleri, ‘Yahudilerle Filistinliler arasında geçtiği anlatılan olaylar’la doludur. O zamanlar da kaynak ‘din terörü’ydü. Yahudilik’te olduğu gibi İslam’da da ‘ilkel inanç’la eylem iç içedir ve kolları, yaşamın her dalına uzalıdır. İnancında öteki inançlara özgürlük diye bir şey yoktur. Eylemine gelince: Kendinden başkasına ölüm’ vardır, ‘hile’ vardır, ‘tuzak’ vardır.’

 

‘Yakın geçmişi düşünüyorum: ‘İlkellik aşısı ve cinayetler cemiyeti’ olduğu halde kendisine ‘İlim Yayma Cemiyeti’ adını seçmiş olan cemiyetin neler yaptığını anımsıyorum: Yöneticileri, üyeleri, kan aldıkları padişahlardan kalma yerlerin birçoğunu, ‘öğrenci yurtları’ durumuna getirmişlerdi. Anadolu’nun inançlı halk kesimlerinden gelen yoksul öğrenciler, bu yurtlara koşullu olarak yerleştiriliyordu. Koşullarına göre: Yurtta öğrenciler, ‘namaz, oruç’ gibi ‘ibadet’lerin yerine getirecekler, sonra da ‘taşlı sopalı saldırılar’la ‘cihad’ a çıkıp ‘solcular’ın, ‘komünistlerin’ üzerine yürüyecekler, derneklerini birliklerini ele geçireceklerdi. Bunlar yapıldı; birçok öğrenci derneği ve birliği ele geçirilidi. Türkeş’in ‘cinayet orduları’ buralarda yuvandırıldı, beslendi. Toplu ‘namaz’lar ve ‘cemaat saldırları’ böyle düzenlendi. Ve daha niceleri, bir bir gözlerimin önüne geliyor. ‘Sürüsel socu’ efendiler! Biraz kendinize gelin!!!’

 

Birgül Ayman Güler, Laiklik ile Dincilik adlı yazısında: ‘Biz sekülerizm değil, laiklik ilkesinin sahipleriyiz. Ve bu ikisi aynı şey değil.
Niyazi Berkes Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı kitabında ikisinin aynı anlama geldiğini, ikisinin de ‘dünyevileşme / dünyevileşerek çağdaşlaşma’ demek olduğunu yazdı.

 

Ama daha 1868’de Padişah Abdülaziz’in sekülerizmin devlet tarafından benimsenebileceği görüşünü nereye koyacağız? Seküler düşüncenin tarihsel olarak saltanatla da hilafetle de sorunu olmadığı gerçeğini nasıl açıklayacağız? Cumhuriyet saltanata karşıdır; tamam. Ama cumhuriyet laik ise hilafete yer açmaz. Seküler Cumhuriyet ise rejimin halifeli olmasını mümkün sayar. Bu durumda laiklik ile sekülerliğin aynı anlama geldiğini nasıl ileri sürebiliriz?

 

Laiklik ile sekülerliğin nasıl iki başka kavram olduğunu, Aytunç Altındal’ın Devlet ve Kimlik kitabından öğrenmeye başlayabiliriz.
Durumu pek güncel bir olayla da vurgulayabiliriz: Laiklik, cumhurbaşkanlığı makamına aday olanların adaylık ilanı konuşmasına Kutsal Kitap’tan duayla başlamalarını, dini siyasete alet etmek sayar. Sekülerizm ise saymaz’.

 

Gerçi Berkes Laiklik ve Sekülerizmi aynı kullanmakla beraber bunu laikliğin iki ayrı anlayışı olarak çok güzel anlatıyor ve bu iki anlayış arasında da bir ilişki görüyor. ‘Bu iki görüşün dayanağı birbirini tamamlar niteliktedir. Birinci eleştirinin dayandığı varsayım şudur: gerek layiklik, devletin din işlerine karışmaması demektir. İkinci görüşün dayanağı ise şudur: layiklik İslamlığı yıkma tutumudur. Birinciyi savunan (Kenan Öner, Ali Fuat Başgil gibi) hukukçularla ikinciyi savunan Şeriatçilara göre layik devletin, dini kendi özerkliğine bırakan devlet olması gerekir. Böylece, eski liberal Batıcı görüşle İslami Devlet görüşü aynı sonuçta birleşiyor. Her ikisine göre de Cumhuriyetin layiklik tutumundaki dünya gücünü kısıtlıyan kurallar layikliğe aykırıdır. Bu kitabın giriş bölümünde değindiğimiz gibi, dıştan tutarlı gözüken bu iki görüşün altında bir yanılmayla bir yanıltma yatar. Biri birbirinden ayrılması söz konusu olan devletle dinin tarihsel özelliklerini görmemekte; öteki ise din dışı siyasal amaçlarla bunu örtülü tutmaktadır. İncelememizin sonunda yeteri kadar belirtmektedir ki burada ayrılmaları söz konusu olan devletle din, Batı modelindeki ayrı tutulan cismani ve ruhani otoriter niteliğinde değildir. Batı layiklik modelinden farklı olan yan, çağdaşlaşma devriminin değil, bitişik ikişler halindeki din-devlet bileşimini ayırma olmadan ne çağdaş devlet kurulabilir, ne de siyasal olmayan bir din olabilir. O ancak teokrasi olabilir. Bunun ne İslam ne da Osmanlı geleneğinde bile bulunmadığı görmüş bulunuyoruz. Görülüyor ki teokratik devlet görüşü, çağdaşlaşma sürecine karşı sonradan çıkmış bir ideolojidir. Öteki İslam ülkelerinde de böyle bir eğilim doğmuştur ki hepsinin kaynağı iki kez tanıştığımız Cemalettin-i Efgan’nin çağdaş dünyaya karşı din birliğini amaçlayan siyasal birlik görüşüne dayanır.’

 

‘Bu soyut biçimli tartışma vicdan özgürlüğü gerekçesiyle Cumhuriyet tutumunu çelişkili gören eleştiri ile demokrasi ilkesine dayanarak şeriat otonomisine meşruluk isteyen görüşün ikisinin de din sorununa bütün toplumsal varlığı ilgilendiren bir sorun olarak bakmadıklarını gösterir. Bu yüzden layiklik ilkesinin(her biri, ayrı bir anlayış yolunu gerektiren) iki yanı bulunduğu görülememiştir. Bu iki yanın biri çağdaş bir rejimde din sorununun bir aydınlanma sorunu olması; öteki çağdaş ahlak ve kültür gelişmesi sorunu olmasıdır. Biri daha çok bireysel, öteki daha çok toplumsal olmakla birlikte bu iki yan, birbirinden tam ayrı değildir, çünkü bireylerin aydınlanması toplumsal bilinci; ulusal bilincin gelişmesi ise bireylerin aydınlanmasını etkiler.’

 

Cavit Orhan Tütengil, Ağrı Dağındaki Horoz adlı kitabında 1966 yılında yazdığı Temeldeki Çatlak adlı yazıda: ‘Atatürk Türkiye’sinin tasfiye etmeğe savaştığı Tanzimat’ın ikinciliği yeniden hortlatılmıştır. Sağdan yazı, peçe ve fes, şeriat hukuku ve kadın anlayışı, ahrete ve Şark’a yönelen bir dünya görüşü, teokratik devletin erdemleri açık pazarlara sürülür metalar olmuştur. Böylece, kendi çıkmazlarına bir çözüm yolu bulduklarını sanmaktadırlar. Halbuki bölme ve parçalama üzerine kurulan, kısa vadeli kazançlar uğruna temeldeki çatlak üzerine oynanan oyunlar tekin değildir’

 

Onat Kutlar, öldürülmeden az önce ‘Herkesin Kaybettiği Tek Oyun’ başlıklı yazısında terör konusunda şunları söylüyordu: ”Terörün anlamı ve kapsamı, onu kullanana göre değişmez. Giyotinin bıçağı, kutsal kralı, vatansever ve bozulmaz Robespierre’i, hayalci ozan Chenier’yi, serseri San Culotte’lardan birini ya da hain İsviçreliyi aynı umursamazlıkla keser. Tıpkı Güneydoğu Anadolu’da şiddetin gencecik askerleri, küçük çocukları ve Kürt gençlerini aynı umursamazlıkla yok ettiği gibi. Herkesin birden kaybettiği tek oyundur terör. Hiçbir kutsal amaç, hiçbir ideoloji, hiçbir hak, hiçbir öfke, hiçbir yetki doğrulamaz öldürmeyi. Kralın ve soyluların gaddar köpekleri kadar, halkın temsilcileri, dağlılar da düşünmelidirler bunu. Günlerdir çıkıp İstanbul’un sessiz ve eski sokaklarında dolaşmak istiyorum. Ama çıkamıyorum. Nereye yürüsem ayağıma kan bulaşıyor. Terör içindeyim.’

 

Ahmet Taner Kışlalı, İslamın Siyaseti mi Ticareti mi? adlı Cumhuriyet gazetsinde 1995’te çıkan yazısını şöyle bitirmiş ‘ Kültür Bakanlığı’nın bütçesi 6.5 trilyon lira. Sadece Bay Mercümek’e (Refah Partisi Kasası) ‘emanet edilen’ servet 16.5 trilyon.

 

Para, takvim, dil, giysi, şu, bu… Acaba bazıları İslamın siyasetini mi yapıyorlar, yoksa ticaretini mi?

 

Ne de güzel söylemiş ozanın biri:
‘Çalış dedikçe şeriat çalışmadın durdun,
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun,
Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin maskaraya’
Din düşmanı bir ozan mı söylemiş bunu? Hayır, dincilerin çok sevdiği bir ozan söylemiş: Mehmet Akif Ersoy.’

 

Bütün bu yazılan uyarılara rağmen Rabıta’nın petrodollarla beslediği yüzlerce vakfı tüm ülkeyi sardı, puslu ortamı hazırladı bir çok insanımızı cahil bırakıp siyasi islamı beslediler ve susturamadıklarını da öldürerek susturdular.

 

Ekmelledin İhsanoğlu’nun laiklik görüşü “ne din siyasete tahakküm etmeli, ne siyaset dine tahakküm etmeli. Bir sahayı diğer sahanın tahakkümüne sokmak iki tarafı da sıkıntıya sokar. Zaten tarihte de bunun yanlış örneklerini görüyoruz. Bugün İslam dünyanın çekmekte olduğu sıkıntıların baş müsebbiplerinden bir tanesi bu dini siyasete, siyaseti dine karıştırmaktır” bu görüş Cumhuriyet Türkiyesinin laiklik ilkelerine uyar gibi görünse de daha çok Batı liberal seküler görüşe yakındır ama bu da tam değildir çünkü hem yukarıda anlatılan laik hem seküler sistemde din baskı altına alınmaz ancak kanunlar din şartlarına göre yapılmaz ve devlet işlerine din sokulmaz. İhsanoğlu’nun laiklik anlayışı Berkes’in açıkladığı Şeriatçiların istediği anlayışıdır yani devlet dini kendi özerkliğine bırakmasıdır. Bu da tam çağdaşlaşmasını tamamlamış ülkemizde şeriatçıların istedikleri gibi örgütlemelerine yol açar. Zaten gelinen noktada budur.

 

Atatürkçü Düşünce Derneğini kuran Muammer Aksoy 1989’daki Turgut Özal’ın seçildiği seçim öncesi ‘Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı Seçimi. Rejim Bunalımına ve Kötü Sonuçlarına Doğru Pupa Yelken Gidiş’ diye bir kitap yazmıştı.

 

‘Gerek siyasal partileri, gerekse tüm yasal baskı gruplarını, yasal bütün yollara başvurarak, önümüzdeki rejim bunalımını önlemek ve bunun ulaştırabileceği kötü akıbetten müdahale olasılığından ülkemizi ve halkımızı korumak amacıyla, “gereken tüm çabayı göstermeye” çağrıda bulunmak için, bu kitabı yayınlamak zorunluluğunu duydum. Unutmayalım ki, uzun vadede, her ulus ancak layık olduğu yönetime sahip olur. İktidarın yasal yoldan uyarılması için gerekli bilinçlenmeye, belki biraz yardımcı olurum diye bu kitabı yayınlıyorum; dilerim ki umudum boşa çıkmaz!!

 

SİVAS ÖĞRENCİLERİ ADINA ATATÜRK’E MEKTUP

 

Burası Sivas Lisesi Atatürk’üm
Gözlerinin
Tığ gibi devrimlerinin
Işığı içindeyiz
Tanrıya çok şükür
‘Anılar Lisesi’ öğrencileriyiz

Burası Sivas Lisesi Atatürk’üm
Her giren kapıdan
Çocuk varlığımla düzenlediğim köşeni görecek
Mor krepon kağıtlarıyla donanmış
Büstünü resimlerini görecek
Bir harita üzerine eğilmişsin
parmağın ileri diyor tekmil ordulara
Ötekinde Kocatepe’desin
Yurdunu düşünüyorsun
İnsanlarını düşünüyorsun
Burası Sivas Lisesi Atatürk’üm
Kilimiyle çorabıyla ünlü bir kentte
Altıyüz öğrencinin yüreği atar
İyiye Doğruya Güzele
Burası Sivas Lisesi Atatürk’üm
Çizgiler çizerim defterime
Anıttepe’ye dek uzanır
Kara sınıf tahtalarına adın
Gerçek bir inanla yazılır.

Bedrettin Cömert 1 Kasım 1959

 

SONDEYİŞ

Dolaştım yıllardır şurda burda,
Ucuz otellerde kaldım.

İğne iplik taşıdım yanımda,
Bir düzen tutturamadım.

Kadınlar da oldu elbet yaşamımda,
Biri hariç hepsini bağışladım.

Sınadım kendimi karşılıklı acıyla,
Ben hep ölüme ve aşka inandım.

Bir şey var dokunur bana;
Yüzüme uymayan iğreti adım.

 

METİN ALTIOK

 

Doğruları yazan çizen haykıran insanlarımız birer birer acımasızca öldürüldü ya da ‘Niyazi Berkes‘ gibi gericilerce kaynatılan cadı kazanları yüzünden ülkelerinden ayrılmak zorunda kaldılar. Bunun tarihini 40’ların Cadı Kazanı adı ile Uğur Mumcu yazdı. Onları yaşatmak ve anmak istiyorsak dönüp dönüp neler yazdıklarını tekrar tekrar, satır satır okumalıyız ve çevremizdekilere de okutmalıyız.
Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi…….

 

SABAHATTİN ALİ (d. 25 Şubat, 1907 – ö. 2 Nisan, 1948)

DOÇ. DR. BEDRETTİN CÖMERT (27 Eylül 1940- 11 Temmuz 1978)

PROF. CAVİT ORHAN TÜTENGİL (d. 1921 -7 Aralik 1979)

PROF. MUAMMER AKSOY (d. 1917- 31 Ocak 1990)

TURAN DURSUN (d. 1934 – ö. 4 Eylül, 1990)

BAHRİYE ÜÇOK (d. 1919- ö. 6 Ekim 1990)

UĞUR MUMCU (d. 22 Ağustos 1942 – ö. 24 Ocak 1993)

METİN ALTINOK (d. 14 Mart 1940 – ö. 9 Temmuz 1993)

ONAT KUTLAR ( d. 25 Ocak 1936 – ö. 11 Ocak 1995)

AHMET TANER KIŞLALI (d. 10 Temmuz 1939– ö. 21 Ekim 1999)

 

Anıları önünde saygı ile eğiliyorum. Öle kala sonunda Rabıtalı bir seçime kaldık. Hayırlı uğurlu olsun.

 

Mustafa Mersinoğlu 19 Temmuz 2014 İngiltere

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
23 Haziran seçimleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin seçenekleri
‘Ne güzeldir, dağların üstünde onun ayakları, ki müjde götürür’
Dünya basınında 31 Mart 2019 Türkiye yerel seçimleri