Nihat Genç, liboşlaşan Soner Yalçın’ı 2. kez  gömdü

Nihat Genç, liboşlaşan Soner Yalçın’ı 2. kez gömdü
25 Şubat 2020 13:49

İmamoğlu’nu ‘kahramanlaştıran’ hatta ‘İkinci Atatürk’ metaforuyla destekleyip kayıtsız şartsız destek veren sözde muhalif yazarlara sert sorular sorduk, cevap alamadık, sonra Canan Kaftancıoğlu’nu efsaneleştiren haber yapan PKK destekçi odaklara yine sert sorular sorduk, yine cevap alamadık, sonra, Osman Kavala’yı temizlemeye çalışan Soner Yalçın’a ‘Soner Yalçın kimin kavalı’ diye yazı yazdık ve nihayet Allah’a şükür bir cevap alabildik.

 

 

Nihat Genç / Veryansıntv

 

 

 

Soner Yalçın’ın Osman Kavala’ya destek yazısı olay oldu, onbinlerce tweet atıldı ve bu sütundaki yazımız okunma rekoru kırdı.

Yazımız üzerine Soner Yalçın bugün şu karşılıkları verdi: ‘Bazıları gerçekleri görmek istemiyor.’

Önce kısa cevaplar vereyim sonra aydın-gerçek vs. nedir tafsilatlı dersimize başlarız.

Bu cevabında görüldüğü üzere bize ‘gerçek’ kelimesini öğretiyor. Gerçek kelimesi ne kadar şeyi örtüyor Soner bey!

Kaç tane gerçek var, hangi gerçek, şu gerçekleri bir bir sıralasak, kimin-kimlerin gerçeği? Mesela fare de gerçek kedi de gerçek, şimdi biz, kedinin fareyi afiyetle mideye indirmesine mi ‘gerçek’ diyeceğiz, leşi çıkmış farenin kanlar içinde paramparça halini mi yazacağız? Yani farenin gözünden mi kedinin gözünden mi bakacağız?

Görüldüğü gibi ‘gerçek’ üstünden atlanacak es geçilecek sahiplenip nüfuzunuza geçireceğiniz bir kelime değil!

Gerçek, doğru, hata, suç, yanlış, vs. gibi kelimeler içerikleri doldurulmadıkça en acımasız yalandan kelimelerdir.

Yazarlar bu kelimeleri bolca kullanabilir, zararı yok, ama okuyucuya düşen, gerçeği kendi süzgeç ve büyüteciyle bulmasıdır, çünkü bu ‘gerçek’ denen köpek, aslında gizli ‘hüküm’ cümlesidir, yani ben ‘gerçek’ diyorsam ‘gerçektir’ buyurganlığıyla söylenmiştir.

Soner Yalçın ve şürekası, aynı tür yazarların tümüne söylüyorum, ‘gerçek’ gibi çok hayati kelimeler Google’a yazınca çıkmıyor. Eleştirel bilgiyle hayatla test edilmeleri ve bu kahpe günlerde en çok da kendi inandırıcı dürüst kimlik ve üslubunuzla sınanması gerekir.

Sonra, şunları yazıyor: ‘Duygularını okşamadığımız için gerçekleri yazmamamızı istiyorlar. Gerçek ötesi bir durum yaşıyoruz. Sen misin gerçekleri yazan, Kavalacı olduğum yazıldı. Yani ülkemizde kişiye yapılan haksızlığa karşı çıkmak sizi hemen ocu yapıveriyor. Karşıt görüşte olduğunuz biri mağdur edildi ise buna göz yummak mı gerekir? İnsan hoşuna gitmiyor diye hakikate sırtını nasıl döner. Salt okuyucusunun gönlünü okşayana yazar-gazeteci denmeyeceği gibi aydın da denemez…’

İşte bunları yazdı, tümüyle yalan külliyen sallama üfürük. Kendi yazımızdan devam edelim, mağduru savunmak başka şey mazlum ve kahraman yapmak başka şey, ayrıca, duygu gerçek’in sınanmasında en büyük insani testtir. Sonra, bir şeyi savunup o şeyden yana ‘ocu’ olmamak istiyorsanız anlaşılır ve sınır çizgilerini net koyan bir üslupla yazabilmek sizin elinizde. Sonra, hakikat babanızın malı hiç değildir, hakikat sahibi olabilmeniz için sorulara didik didik ve ayrıntılı ve dürüstçe cevaplar verebilmelisiniz!

Ayrıntılarda boğulmayalım, dersimize geçelim, gerçekmiş, hadi be, biz işimize bakalım, yaygaracı, trışka, fasulyeden, beş para etmez bu tür iki yüzlü yazılara, hak ettikleri cevabı verelim!

Kardeşlerim, bir yere, bir kültüre, bir tarihe, bir devlete, bir partiye, bir aileye, bir siyasi çevreye, vs. ait olma ihtiyacı, hava, su, ekmek gibi insanlığın en büyük en temel ihtiyaçlarındandır.

Hayatta kalmanız için ait olduğunuz yerin, üstüne bastığınız tahtanın, üstünde yaşadığınız toprağın çürük mü sağlam mı sakat mı sallantılı mı olup-olmaması insanlığın en büyük endişe kaynağıdır.

Mesela en çok şunlardan endişe duyarız, ait olduğumuz durduğumuz yer istilaya uğrar mı, iç savaş çıkar mı, yöneticiler adil mi bizi soyar kandırır mı, komşularım ve halk zor onlarda bana destek çıkar ‘birlik’ olabilir mi, yeterince yemek ve temiz su bulabilir miyim ve çok zorlu koşullara katlanmak zorunda kalmadan rahatsız edilmeden bir hayat yaşayabilir miyim?

Bu temel ihtiyaçların hepsi insan ve insanlık için ‘tehdit’ oluşturur. Bu endişelerimizin ciddiye alınıp-alınmaması itibar ve haysiyet değerimizi de ortaya koyar, yani her yurttaş, adam yerine koyulup-koyulmamayı çok ciddiye alır ve ‘siyaset’ denilen şey, işte bu en temel kavramlar etrafında şekillenir.

Mesela ülkeyi bölmek için onbinlerce insanı öldüren PKK’nın Mahmur Kampı’ndan emirler alan birisi sizi endişelendirir, işte ‘gerçek’in bir de böyle bir tarafı var. Mesela, yukardaki endişeler açısından İmamoğlu kimdir, Kaftancıoğlu, Ekmeleddin kimin destekçisidir, herkesin, hepimizin bilip öğrenmeye hakkı vardır.

Bunlar en temel gerçek korkulardır. Bu korku ve endişeleri bir takım yazarlar kasıtla görmek istemiyorsa, burada ciddi bir ‘siyasi’ bunalım yaşanıyor demektir.

Devlet ve insanlık ve ülke ve endişeler ve sorumluluklar dersimize devam edelim.

Yukardaki en temel ihtiyaçlara ne kadar kişisel ne kadar toplumsal bakıyoruz, yani, istila ve ekmek korkusunu salt kendimizi ve ailemizi korumak için mi endişeleniyoruz yoksa bir toplumun tümünün ortak endişeleri diye mi?

Bu gerçek bir sorudur ve çok önemlidir, çünkü kendi karnınızı bir şekilde doyurabiliyorsanız rahatsınız demektir, toplum da artık ‘başının çaresine baksın’ deyip geçersiniz.

Mesela, insanlığın bu ortak endişelerini hiç ciddiye almayanlara ‘bizden değil’ dersiniz.

Düne kadar ‘biz’ dediğin insanlara bir saatten sonra ‘bizden değil’ demek çok büyük bir yarılma ve karar anıdır. Milletler, büyük felaket anlarında bu kararlarla ortadan ikiye yarılır, tıpkı, Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayı Milliye’nin karşısında olanlar-yanında olanlar gibi.

Bu yüzden, kimler ülkede iç savaş çıkartacak, kimler bölünmeye karşı duracak, bilmek hakkımızdır, bu soruları bu yüzden çoğaltıp hatta keskinleştirip sormaya başlarız.

Çünkü içimizden bazıları bu bölünmeyi, iç savaşı, katilleri, ölümleri küçümser, aldırmaz, ya da hiçe sayar, işte, bu yazarların, siyasilerin toplumda ‘değeri’ düşer, ciddiye alınmazlar. Bu yüzden biz bu soruları biraz da bu yazarları korumak için uyarmak için yazarız.

Soner Bey, gerçek siyaset bunlardır.

Gelelim dersimizin duygu tarafına, ikinci bölümüne.

Sosyal konulara kişisel bakan insanları, topluma değil hep kendine odaklı insanları zaten ilk gençlik yıllarınızdan beri tanır, test eder, izler ve ayıklarsınız.

Çünkü onların kişisel menfaatlerine düşkünlüğü sosyal dengesizliklerini açığa çıkartır ve kendini bir şekilde gösterir. Örnek olsun diye söylüyorum, mesela yazılarının bir yarısı kendi yayınevi ve kendi kitaplarının reklamına adanmış ya da dostları hep aynı ticari ortaklığın bankaların mudisidir.

Hepinizin olduğu gibi bu kendine odaklı insanlar üzerinde benim de sosyal gözlemlerim oldu.

Mesela, okul yıllarında, sınava odaklı çok çalışkan, not manyağı, aramızda inek tabir ettiğimiz çocukları o gün bugün sosyal açıdan çok dengesiz bulmuşumdur.

Neden? Çünkü bizim en hayati endişelerimize karşı ilgisizdiler.

Mesela ilerleyen yıllarda bu arkadaşların ‘muhasebe’ ve ‘aritmetiğe’ düşkünlük ve yetenekleri beni çok şaşırtmıştır.

Unutmayın en gerçek şey ‘muhasebe’ ve ‘matematiktir’. Mesela ‘haciz memurları da’ çok gerçektir. Ve haciz kapınıza geldiğinizde çaresizlik içinde ağlarsınız. İşte o zaman ‘haciz’ memuru size gerçeklerden bahseder ve şimdi burada ‘duygusallığa’ yer yok diyen bir haşin gaddar yüz ifadesi vardır.

Mesela okul yıllarında nota, sınava odaklı arkadaşların ‘bilim-kurgu’ filmlerine merakları da beni şaşırtmıştır. Oysa bizler sosyal konulu filmler dışında sinemaya gitmezdik.

Açın Google başında sabahlayan bu ineklerin kitaplarına bakın ezoterik, mitolojik esrarengiz, içimizde ama ayakları elleri yüzleri yani ‘gerçek’ olmayan insanlar ve görünmez bilinmez tarihlerin kitaplarını yazarlar.

Oysa biz o manyak kitapları okuduğumuzda şu ünlü karikatürde olduğu gibi ‘millet aç aç’ diye bağırırken buluruz kendimizi.

Özetleyelim, insanoğlu en temel ihtiyaçlarına odaklanır, bu en temel ihtiyaçlara odaklanmak siyasilerin ve yazarların birincil işidir. Çünkü siyaset ve yazarlık dışındaki insanlar kendi gündelik işleriyle meşguldur ve ama göz ucuyla gündemi ancak takip ederler? Yani sıradan sokaktaki insanlar için siyaset kendi işleri sonrası ikinci önemdedir. Savaş, felaket anlarında ancak birinci sıraya yükselir.

Ancak savaşsız ve felaketsiz normal günlerde dahi siyasiler ve yazarlar toplumsal endişeleri her daim birinci sırada tutmak zorundadır, çünkü işleri budur.

Sorun da buradadır, ülkemizde siyasiler ve yazarlar da sıradan insanlar gibi kendi işlerine odaklanırlar ve toplumsal sorunları ikinci sıraya iterler. Ki, an itibariyle toplumsal endişeleri birinci sıraya alan siyasi ve yazarlarımız çok çok azdır.

Bu ülke sorunlarına değil kendine odaklı insanlara bir hastalık teşhisi koyamayız, ancak, bulundukları sosyal statüleri içinde yalan yanlış konuştukları, gündemi karartıp kendi çıkarları için çalıştıklarını söylemek pekala hakkımızdır.

Çünkü sen-ben susarsak kendi kişisel menfaatleriyle siyasi amaçlarını bir arada götürmek yol olur, ülkenin çıkarlarıyla kişisel kar-zarar dengesi hepimizin başına felaket olur.

Kişisel çıkarı öne koyanların uyumsuzluğu şuradadır, toplumu-halkı ihmal ederler ve toplumda olup bitenlere karşı artık ’empati’ gösteremezler.

Biz bu empatiye ‘duygu’ deriz, çünkü kişisel çıkarın muhasebesiyle siyasi ilişkileri birbirine karışır, genel olarak bu duruma bizler ‘işbirliği’ deriz.

Peki bu insanları nasıl teşhis eder tanırız?

Şöyle, çünkü bu insanlar siyasetlerine ve yazılarına ‘duygu’ katamazlar. Bu yüzden siyaset ve yazarlıkları onlar için ‘teknik’ bir sorundur. Bayağı girdi-çıktı T cetveli muhasebesidir. Ve dikkat edin, bu yazarların siyaseti de sonunda ‘matematik’le yani toplama-çıkarmayla sonuçlanır. Yani, bizim parti şu kadar HDP de bu kadar, topla, sonuca ulaş.

İşte ‘duygusuzluk’ sizi önce kendinize odaklar ve hayati bir siyasi sahnede sizi sadece çok mantıklı, çok hesaplı bir matematik profesörü yapıverir.

Bu hikayenin semptomları şöyle gelişir, duygusunu yitiren insanlar kendilerine karşı özsaygılarını yitirir ve siyasetleri de kendi banka hesapları gibi ‘sayıya’ dönüşür. Kendi öz saygısını yitiren nice mizah dergisi irili ufaklı edebiyat dergisi ve şair ve romancılarınız dahi açın bakın ‘neden duygu oluşturamazlar’, çünkü kişiliklerine odaklı siyasetleri onların topluma başkalarına empati kurma yetilerini köreltmiştir, geriye Google yazarlığı ve teknik kelime cambazlıkları kalır.

Özet, İmamoğlu, Kaftancıoğlu, Kavala vs. gibi isimler bu ülke muhalefetinin en büyük endişe kaynağıdır, sayıyla hesapla muhasebeyle bir sonuca gidebilirsiniz ama, bunun için önce ‘duygularınızdan’ yani ülke ve insanlık adına duyduğunuz korku ve sevinçlerden kopmanız yani insanlıktan çıkmanız lazımdır.

Yani susar, ‘bana ne’ derseniz, sayıya ve kendine odaklı yazarlar sizi ülkesiyle empati kuramayan duygusuz insanlar yapıverir, bunların hepsi ‘gerçektir’.

Sonuç, dayağı biz yeriz, bizim kanımız dökülür, ama parayı makamı onlar alır.

Ve bizler sustukça, cevap vermedikçe onlar bu hesap kitapla kendilerini Olimpos Dağı’nın tanrıları zannediverirler.

Çünkü yetiştirildikleri kültür gereği bilinçaltlarında modern toplumda soylu olmak, paralı olmak demektir, çünkü onlar not’a odaklı, sınava odaklı inek, Google öğrencileridir. Siyaseti toplum için değil soylular sınıfına dahil olmak için yaparlar, hangi soylular, gerçek ve hakikat’ı tekellerine geçirip, gerçek ve hakikat’ı sadece kendileri bilip vaaz eden ve vaaz ücretini peşin peşin tahsil edenler.

O gün bugün takip ederim, hayatı sınavdan, nottan, cüzdandan öğrenen bu öğrencileri, ancak zayıf tarafları çoktur.

Mesela onlar dövüşemez, dövüşmeyi tiyatro sanatçıları gibi sahnede tahta kılıç sallamak sanırlar, dövüşmeyi bilmez ama dövüş sahnelerini seyretmeyi çok severler.

Bunda ne var diyeceksiniz, ‘biz de dövüş sahnelerini severiz’, değil, çok farklı, dövüş sahnelerinde insanlar ‘numaradan’ ölür.

Hepimizin geldiği bu üç günlük dünyada ölüm, dinlerin felsefelerin şairlerin feryatların bilim adamlarının çözemediği en ağır en zor en çaresiz an’dır.

Dünyanın bütün kültürlerini toplasan ölüm, insanlığın geçemediği, aşamadığı, çözemediği en büyük duvardır, metafizik ahlak siyaset sorumluluk vs. her konuda ölüm karşısında zavallı birer böceğiz.

Yani, bir insanın ölümünden daha ağır bir şey yoktur, doğru.

Ama, değil.

Kendi ölümümüzden daha ağır olan bir şey var: Bir başka insanı öldürmek!

Günahlarımız, hatalarımız veya suçluların ve katillerin suratları suretleri, zihnine hiç uğramayan insanlar, işte en ağır insanlık suçunu işler, kendi yanlışlarını düşünmeyen düşünemeyen insanlar, insan değildirler.

İşte böyledir dünya, maalesef, kendinize cüzdanınıza bankanıza reklamınıza kişisel çıkarlarınıza çok odaklanırsanız hayat sizi muhasebeci ve matematikçi yapıverir, topluma odaklanmakta artık güçlük çekersiniz, toplumun acıları sizler için vız gelir tırıs gider.

Yoksul sıvasız evlerde büyüyen çocuklar öldürülür, siz tiyatro sanatçıları gibi tahtadan kılıçlarla numaradan dövüşürsünüz ve sonra o çocukların katilleriyle ülkeyi felakete sürükleyen, ülkeye iç savaş yaşatan ve ekmeğiniz ve işiniz ve en güzel çocuklarınızı mahvedenlerle sayı, hesap, matematik, siyasi işbirliğine odaklanmış bulursunuz kendinizi.

Bu yüzden sağlıklı aklı başında her ülke vatandaşı, İmamoğlu Kaftancıoğlu ve Kavala ve Ekmeleddin’e ve hatta Abdullah Gül’e açık desteklerinizdeki kastı, niyeti bilmek zorunda, bu sorulara, adam akıllı cevaplar vermek zorunda, çünkü bu sorular, senin benim değil memleketin en hayati sorularıdır.

Bu en hayati korku ve endişeleri cevaplamaktan kaçan susan insanların ‘gerçek’ ve ‘hakikat’ kelimeleri ağzına alması, hepimizi aptal yerine koyması demektir.

Bir de bize kimle dövüşmemizi emreden sopalarından bahsetmeyelim.

2010 açılım yıllarında HDP’liler AKP’ye karşı çıktığımız için bizi linç ediyor dövüyordu, şimdi, yeni CHP’yle iş tuttular ve bu sefer bize önce AKP’yle savaşmamızı ’emrediyorlar’.

HDP kimi istiyorsa onunla savaşmak her ayrı dönem HDP siyasetine alet olmak zorunda hiç değiliz.

HDP siyasetine kapaklanan Cumhuriyet, Odatv ve Sözcü’deki arkadaşlar, bizi hâlâ tanımıyorlar, bize kendileri gibi İmamoğlu, Kaftancıoğlu, Ekmeleddin, Kavala arkasında saf olup önce iktidara karşı yazılar yazmamızı buyuruyorlar. Hepinizin muhalif yazılarınızı toplasanız sadece Nihat Genç’in AKP’ye karşı yazılarının toplamının yarısı etmez.

Ben, kime kıııış diyorsanız ona saldıracak köpeğiniz değilim, size Jack London’ın Beyaz Diş romanını okumayı salık veririm. Beyaz Diş, vahşi bir kurttur, sonunda köpek dövüşçülerine satılır. Beyaz Diş doğası gereği herkesle savaş halindedir. Ancak bunu hiç bilmeyen sahibi Beyaz Diş’i sopasıyla eğitmek sopasıyla döve döve aklınca adam etmek ister, sahibi sanıyor ki Beyaz Diş’i adam eden sopasıdır.

Ve öyle gün gelir ki Beyaz Diş’in karşısına iki vahşi köpek birden koyarlar, bire karşı iki, Beyaz Diş ikisini de parçalar.

Ama sahibi Beyaz Diş’i sopasıyla adam yaptığına inanmaktadır ve sopalamaya devam eder, film burada kopar, sahibi sopalamasa da Beyaz Diş zaten doğası gereği savaşacaktır, ama, o sahibin sopasına olan aptalca inancı yok mu?

Gün gelir, Beyaz Diş, hem iki vahşi köpek hem de üstüne sahibinin sopasını kaldıramaz, önce yıkılır yenilir parçalanır, ama sonra, Beyaz Diş, bir fırsatını bulur ve sahibinin sopasını dişlerinin arasına alıp sopayı kırar. Sahibinin sopasını dişlerinin arasına aldığı an, işte o an kendi iktidarına gücüne yeniden inanır.

Sahibin sopasını kırdıktan sonra Beyaz Diş, o eski dizginlenemez yenilmez günlerine geri döner, çünkü Beyaz Diş, birilerinin dürtmesi sopalamasıyla değil kendi içinden geldiği gibi savaşmak ister ve öyle yapar.

Bizim gibi aynen şunu mu söylemek ister sopayı gösterene; “Ben doğuştan savaşçıyım, senin sopan emrin olsun olmasın ben zaten ölümüne savaştım savaşacağım, ama, o sopan, sanki arenada dövüşen ben değil senin sopanmış gibi ve sanki bu savaşı sen yönetiyormuşun gibi, işte buna dayanamam, bu savaş benim savaşım senin sopanın bilmişliğinin akıl ve yön verişlerin hiç değil.”

Yani büyük sorudur, sopa canını acıttığı için mi yoksa sopa Dişi Kurt’un kendi savaşını elinden aldığı ya da sopanın bu savaşa ortak olmasına mı isyan eder, yıkılır!

Sahibinin sopasını parçaladıktan sonra KENDİNE GÜVENİ yeniden gelir ve sahipleri dahil herkesle vahşi savaşını yıkılmadan sürdürür.

O HDP aklıyla tehditle uzattığınız sopanız köpeklerin sopasıdır, bizi terbiye edecek sopa anasının karnından doğmamıştır.

Bizim de bir sopamız vardır ve kökleri bu toprağa saplı ağaçlardan yontulmuştur!

Kimi nerede ne zaman döveceğimizi kendi irade, kendi kararlarımızla biz biliriz!

 

https://veryansintv.com/soner-yalcinin-kavali-gercekmis/

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar