Nihat Genç: Hayatlarını şikayet, eleştiri, protesto ve kınamayla heder eden bir muhalefet

Nihat Genç: Hayatlarını şikayet, eleştiri, protesto ve kınamayla heder eden bir muhalefet
30 Ekim 2018 12:36

Kemalistler liberaller İslamcılar öteden beri işlerine geldiği gibi çok eksik çok yanlış ruhsuz halksız kaz gibi yolunmuş bir Cumhuriyet anlatıyorlar.

 

Nihat Genç / Odatv

 

 

Mesela yüzlerce İslamcı yazarın tek bir tanesi bugüne değin Osmanlı’nın silahlarıyla topyekün teslimi olan Mondros mütarekesinin maddelerini yazmış yazabilmiş değildir.

Türk tarihinin bu en ağır en travmatik tarihi maddelerini yazı makale ve kitaplarında neden yazamadılar?

Aynı şekilde genç cumhuriyeti yazıp çizenler Cumhuriyet’in iktisadi modeli yani her şeyi olan kooperatifçiliği neden yazıp çizemiyorlar ve cumhuriyet ve Atatürk tartışmalarını yüzeyden popülist eften püften tali konulardan sürdürüyorlar.

 

MUHALEFET KENDİNE HALA DOĞRU DÜRÜST BİR İŞ BULAMADI

 

 

Ekonomi programları olmadan Mao’yu Lenin’i anlatmak mümkün mü?

Ama işte Atatürk’ü iktisadi modelinin en vazgeçilmez baş yapıtı kooperatifleri anlatmadan pekala yüz yıldır güya anlatıp sözde büyük derin siyasi ideolojik tartışmalara girebiliyorsunuz.

Cumhuriyet yola nasıl çıktı, hala hatırlamak isteyen yok. Etnisite, ulus, kılık kıyafet harf devrimi, Türk tarih kurumu, vb. laiklik gibi tartışmaları sivil halkı işe üretime sermayeye ortaklaştıran kooperatifçilik olmadan anlaşılabilir mi?

Kooperatifleşme olmadan Cumhuriyet anlaşılabilir mi?

Muhalefetin en baba Atatürkçüsü dahi ‘üretim ekonomisi’ diyor, ne demek üretim ekonomisi, düdüğü sermaye yabancı şirketler çaldıktan sonra sahi nedir üretim, programın nedir? Milli yerli üretim derken neyi kastediyorsun.

10 Kasım, Cumhuriyet Bayramları törenleri ve Atatürk’e hakaretleri telin etmek, ötesi yok. Muhalefet kendine hala doğru dürüst bir iş bulamadı.

Yeni dünya düzeni krizlerinde her defasında ilk kurtarılacak ‘şirketler’ oldu, olacaktır, Tayyip bey şirketleri kurtaramazsa yerine getirileceklerin ilk hedefi yine şirketleri kurtarmak olacaktır, bu emperyalist sarmaldan çıkış yok.

Bakın TV’lerin hepsi şirketlerin elinde, bu şirket TV’lerinde kim düşüncesini söyleyebiliyor? Mesela CHP’nin ve diğer muhaliflerin bir ekonomik programı var mı?

Hayatlarını şikayet eleştiri protesto ve kınamayla heder eden bir muhalefet. Ülke iktidarın boş reformlarından ve muhalefetin hayali vaatlerinden yorgun düştü, pata küte batmaya gidiyoruz.

Sormak lazım, o çok konuşulan statüko, vesayet, kimin elinde!

Sahi statüko denilen vesayet denilen ‘sermaye’ değil mi?

Cumhuriyet’in hilafeti kaldırması mı daha büyük bir mesele yoksa ticareti sermayeyi kimin elinden alıp kimlere vermesi mi daha büyük ‘devrim’.

İşte bu yüzden söyleyeceklerimi kısa kısa özetleyemediğim için kaç zamandır yazı yazamıyorum.

Çünkü unutulan unutturulan konu çok yönlü ve çok derin.

 

 

KOOPERATİFÇİLİK KONUSUNA İMAN ETMEYEN YAZARIMIZ YOK GİBİ

 

 

Osmanlı’nın çöküşünde. Cumhuriyet’le ayağa kalkmamızda. Emperyalizmle savaşta. Cumhuriyet’i beğenmeyen Tek Parti’ye meydan okuyan liberallerle kavgamızda. Ve Cumhuriyet’in iktisat programlarına burun kıvıran komünistlere bir türlü laf anlatamayışımızda. Ve bugünkü ekonomik krizin köklerinde. Ve dünyayı satın alarak ele geçiren şirketleşmenin önünü açanlara karşı…

Hep aynı büyük siyasi ekonomik kavgamız var, adı: kooperatifçilik.

Özlem Yıldırır Kocabaş, Türkiye’de Kooperatif Hareketinin Düşünsel Boyutu’nda çok donanımlı bir kooperatifçilik tarihi verir.

Geçen yıl vefat eden Ayhan Çıkın’ın Atatürkçülük ve Kooperatifçik makalesi de mutlaka okunmalı.

Cumhuriyet’in bütün aydın kadrosu istisnasız bütün ileri gelen siyasileri kooperatifçilik’e kendilerini adamışlar, bir yıl beş yıl değil, otuz yıl aralıksız kooperatifçilik konusunda sıkı yazılar yazıyorlar kitaplar dergiler kurumlar inşa ediyor girişimlerde bulunuyorlar.

Kooperatifçiliği bir milletin ‘dini’ ‘inancı’ haline getirebilmek için çırpınıyorlar ve hızla uygulamaya sokuyorlar.

Kooperatifler Cumhuriyet kurulduğunda sayıları iki taneydi, 30’lu yıllara gelmeden kooperatiflerin sayısı 500’ü buluyor.

Yurt dışına kooperatifçiliği öğrenmeleri için talebeler gönderiliyor, yurt dışında kooperatifçilik dersi verecek hocalar getiriliyor. Otuz uzun yıl kooperatifçilik bölümleri açılıyor. Kırk uzun yıl kooperatifçilik dergileri çıkarılıyor.

Nice felsefe hocası dahi kooperatifçiliği o kadar önemli görüyor ki bölüm değiştirip iktisat hocalığına başlıyor.

Kooperatifçilik konusuna iman etmeyen yazarımız yok gibi. 1950’li yıllara kadar iktisat üretim tarım denince her yazarın aklına önce kooperatifçilik geliyor.

Çok uzun anlatmaya gerek yok, Özlem Yıldırır’ın tarihçesi okununca kooperatifçilik hareketi ve düşüncesinin yüz yıllık macerasını doya doya okuyacaksınız.

 

 

ATATÜRK KOOPERATİFÇİLİ İLE İLGİLİ NELER SÖYLEDİ

 

 

Tanzimat günlerinden beri Türk aydınlarının kooperatif gerçeğini gördüğünü ve aydınlarımızın bizim gibi hilafet laiklik harf devrimi gibi konulara sıkışıp kalmadığını görürsünüz. Ayhan Çıkın’ın makalesinden de Atatürk’ün kendini kooperatifçiliğe nasıl adadığına bir nebze rakamlarıyla şahit olacaksınız.

Atatürk’ün tarih felsefesi ortadadır: Tarih bize sapanın kılıcı yendiğini göstermiştir, der, (Yedi Samuray filmi de bunu anlatır).

Sadece fetih sadece sapanla olmaz, köylüye mutlaka toprak verilmeli ve köylü gücünü (kooperatiflerle) birleştirmeli, der.

İzmir’de aracı tüccarlar kooperatifleri Atatürk’e şikayet ettiğinde Atatürk ‘tabii menfaatleri bozulanlar rahatsız olacaktır’ deyip kooperatifleri öven ve destekleyen konuşma yapar.

Kooperatifler sivil kurumlardır, doğrudan demokrasi denen şey, kooperatiflerdir, her üyesi oylamaya katılır.

Halkın örgütlendiği en dipteki üreticilerle kurulur. Kooperatifler şirketler gibi üç beş kişiyle yönetilmez ve kolay satın alınamaz.

Birkaç gün önce yine meşhur çay markalarından Ofçay’ın da yabancı bir şirkete satıldığını duyduk, çok duydunuz çok daha duyacaksınız, bankaların yüzde sekseni yabancı şirketlerin elinde.

Şirketlerin eline geçmeyen ne kaldı?

Şirket bir işgal projesi. 17-18’inci yüzyılda Çin ve Hindistan İngiliz şirketleri eliyle nasıl yüzyıl süren iç savaşlara sürüklendiğini ve köle edildiklerini bir daha hatırlayalım.

Aynı emperyalist tarih 24 Ocak kararlarıyla yine hortladı neoliberal politikalar her şeyi satmayı her şeyi özelleştirmeyi nasıl siyasi bir ‘din’ haline getirdiğini hatırlayın.

Türkiye’nin her şeyi şirket ve vakıfların eline geçirildi.

Kooperatifleri zayıflatmak için ‘ucuzunu dışarıdan getiririm’ talimatlarını ve kooperatiflerin atıl halde kalıp zayıflaması için dünya bankası emirlerini ve sağ-sol liberal siyasetlerin işgalci işbirliğini okuyun.

Oysa yüzyıl öncesinden beri Türk aydınları tehlikenin çok farkındaydı ve şirketlere karşı ancak kooperatifleşerek durabiliriz anlayışında çok kararlıydılar, kooperatifler işgalci yağmacı şirketlere karşı Türk Milleti’nin aşılmaz geçilmez duvarı oldu.

Şimdi geldiğimiz bugünden söyler misiniz, şirketlere karşı neyle direnecek neyle malınızı varlığınızı bağımsızlığınızı koruyacak elinizde tutabilmeyi başaracaksınız?

Konunun genişliği insanın elini kolunu bağlıyor.

Çok fazla ayrıntılı başlık, derdini anlatmanın da önünü tıkıyor. Entellektüel destek için kimi arasam, ağbi, ben o konuyu yazdım, zamanında söyledim, diyor.

Oysa daha ileri köklü bir sorun.

 

 

CUMHURİYETLE KOOPERATİFÇİLİK ETLE TIRNAK GİBİDİR

 

 

Sol teorinin sendikalarla yanlış yola girmesi ya da kapitalizmin sendikaları kolayca işlevsiz hale getirmesi ayrı bir başlık, ki bu kooperatif-sendika kavgasının teorik tartışmaları yüz elli senedir sürüyor, açımlayanı yeniden teorize edeni hiç yok.

Mesela ayrıntıya girersek siyasetin popüler konularından CHP hep plajlardan oy alıyor cümlesinde bile çok büyük affedilmez tarihi haksızlıklara ortak olmak bile var. Gerçek şu ki CHP’nin geleneksel oyları çok önceden kooperatifleşen ve köylüye toprak dağıtılan Trakya’dan Mersin’e bu bölgeler olması bu popülist siyasi değerlendirmelerle meseleye ne kadar yanlış yerinden baktığımızı gösteriyor.

Asıl tartışılması gereken ise son yıllarda bizatihi tecrübe ederek yaşadıklarımız, şirketlerin FETÖ’ye ya da ABD, AB’nin bölücü dayatmacı tezlerine ne çabuk teslim olduğu ve ordunun ve hukuk kurumlarının tasfiyesine birlikte çalıştıkları ve hain liberallerle işbirliği içinde olduğu daha dünkü gerçeğimiz.

Ayrıntısına girersek şirketlerin, başında adında sol, sosyal demokrat, vs. olan her türlü yayınlara TV kanallarına bugüne kadar tek kuruş olsun reklam neden vermediği, tek kuruş diyoruz, eskiler delikli para der on para der, bugün tek kuruş diyoruz, karşı tarafa yılda milyarlarca reklam desteği verirken bu tarafa tek kuruş yok, bu tesadüf mü?

Ve son kırk yıldır sivil toplum şampiyonluğu yapanlar, mesela son kırk yılda çevre, feminizm ve dış bağlantılı düşünce kurumları, vs. sivil toplum değerleri olarak baştacı edildi, etnik mezhep yapılar baştacı edildi, heyhat, bunca uzun zaman kooperatifçiliğin sivil toplumun asıl gerçek babası olduğu tezinin tek satır yazılmamış olması, sizce tesadüf mü?

Ve asıl manipüle, ihanet, ekonomik kalkınma yaygaralarında bir siyasi hileye başvurdular mesela milli markalar hep şirketler eliyle savunulmuştur. Oysa bugün milli marka deyip teşvik edilen önü açılan hemen bütün şirketler çok kolayca anında yabancı şirketlere satılmıştır.

Yani milli markalara yazarlar yayınlar eliyle milli gaz vermek dahi şirketlerin işine yaramış, teşviklerini almış kayırılmışlar ve sonra milli şirketlerini utanmadan yabancılara satıp kaçmışlardır, posterci Atatürkçülüğün önü de böyle açılmıştır.

Üzerinde en çok durmamız gereken asıl konu ideolojiktir:

Cumhuriyet ilanıyla birlikte kendini kooperatifçi tarım politikalarıyla bütünleştirmiştir, cumhuriyetle kooperatifçilik etle tırnak gibidir, kooperatifçiliği kaldırırsanız elinizde sadece kesilmiş tırnak kalır.

Aynen böyle oldu, bugün Cumhuriyet denilince milletin aklına hayaline bir takım halktan uzak ruhsuz kimliksiz politikalar gelmektedir.

Cumhuriyet’i ruhsuz kimliksiz omurgasız göstermek halktan uzak bu politikalar İslamcıların liberallerin ve Cumhuriyet düşmanlarının marifetidir.

Oysa kooparatifler yani halkın ortak olduğu ekonomik yapılar olmadan yapılmış (Cumhuriyet devrimlerine dair) yorumlamalar itirazlar suçlamalar vs. hepsi sakattır, yanlıştır, Cumhuriyet’e karşı haksızlıktır, çünkü Cumhuriyet’in bedeni omurgası kooperatiflerdir.

Yani kooperatifçiliği unuttuğunuz unutturduğunuz zaman ortada resmi bayram, törenleri, semboller, marşlar, vs. dışında hiç bir şey kalmaz, ki, aynen böyle olmuştur, çünkü asıl olan sermaye kimin elindedir?

Dünkü tarihi yazanlar kooperatifleşmeyi iktisat politikalarının köküne yerleştirmeden Cumhuriyet’in varlığını idame ettirmesi asla mümkün olmadığının farkındaydı, yüz yıl sonra ise bizler hiç ‘farkında’ değiliz.

 

 

DEĞERLİ MİLLİ MARKALARINIZ VARLIKLARINIZ TARİKATLARIN ELİNDE

 

 

Bankalarınız madenleriniz en büyük en değerli milli markalarınız varlıklarınız ‘şirketlerin’ ‘tarikatların’ ‘vakıfların’ elinde. O halde bir daha sorun kendinize, bugün bizler hangi Cumhuriyet’i kutluyoruz!

İngilizler’in Çinliler’i afyonla yüz yıllık iç savaşların içine sürüklemesi ve köleleştirmesi ve çaresiz bırakması ve Çinliler’i aşağılık ezik bir kültür içine sokması, İngiliz şirketlerinin marifetidir.

Özal’dan bugüne medyasını şirketlerini varlıklarını eline geçirmiş her şeyi satalım her şeyi özelleştirelim vs. liberal sloganları da bu yabancı şirketlerin Türkiye halkına içirdiği aynı afyon’dur.

Ve küresel şirketlerin bu son nihai krizinin kalıcı olduğu açıktır. Bu kriz karşısında direnme tutunma politikalarınız yine yok. Krize karşı CHP’si AKP’sinin tek çaresi yine halktan alınıp şirketlerin yeniden yapılandırılması olacak.

Yine şirketler korunup baştacı edilerek yola devam edilecekse CHP ile AKP ya da diğerleri arasında bir fark gerçekten var mıdır?

Tanzimat’tan bugüne Türkiye’nin en büyük siyasi ekonomik sorunu bu değil midir, bu yabancı şirketlere karşı çareler üretmek değil midir?

Cumhuriyet’in bu yabancı şirketlerle bağımsızlığını koruyabilmesi mümkün müdür, Osmanlı’nın batış öyküsü buradadır, Cumhuriyet’in yeniden dirilmesi işte tarihimizin yüz akı projesi kooperatifçilik ortadadır.

Cumhuriyet’in yurttaşlık, kardeşlik, hukukun karşısında herkesin eşitliği ve toprak bütünlüğünü bu şirketler ve vakıf ve tarikatlarla koruyabilmesi mümkün müdür?’

Aksine, şirketler din etnik mezhep ve emperyalist politikaları ülkeye tepeden bir nükleer bomba gibi atıp dayattığı hepimizin yakın tarihte yaşadığı büyük trajik derslerdir.

Bu yüzden asıl uyuyan iktidar değil muhalif kitleler ve yapılardır.

 

 

AKP’Lİ KİTLELERE GENÇLERE VATANSEVER OLMANIN ‘KOLAYLIĞINI’ ÖĞRETTİK

 

 

Bize şu (liberal) ‘özgürlük’ türünü sonunda kabul ettirdiler, vatansız topraksız egemenliği olmayan şöyle bir özgürlük türü: Londra’da camisi imamı olan bir İslami cemaat düşünün. Bu islami cemaat Londra’da dininin gerekliliklerini özgürce yerine getiriyor, namazlarını kılıyor dualarını yapıyor ve kimse karışmıyor.

Bizde de aynı özgürlük türü, cumhuriyet törenleri, 10 kasım, bayraklar, milli marşlar, gırla gidiyor, tutan yok, yürüyün bağırın marşlar söyleyin…

Ve ama madenleriniz borsanız varlıklarınız ormanlarınız siyasi kararlar, egemenlik kimin elinde, hiç sormayın. Londra’daki müslüman cemaat de Avam Kamerasına ve Kraliçeye bu ülkenin sermayesi varlıkları karar alıcıları kimlerdir, hiç sormuyor. Allah’a bin şükür namazlarını eda ediyor Kraliçeye müslüman cemaate tanıdığı bu sonsuz özgürlük için dua ediyorlar.

Anıtkabir’i milyonlar ziyaret ediyor, Atatürk kitapları satış rekorları kırıyor, vs. o halde bu özgürlüğü bize bağışlayanlara biz de dua edelim.

Sonunda egemenliği olmayan vatansız bu özgürlük türünü milletçe öğrenip coşkuyla aşkla talim etmeye bile başladık(?)

Özne, kişiliğiniz kimliğiniz varlığınız iradeniz olmadıktan sonra, sermayeye ortak olmadıktan sonra, yabancı şirketlerin ülkeyi TV’leri varlıkları borsayı ele geçirmesine sessiz kaldıktan sonra, ezildiğinizi sömürüldüğünüzü işgal edildiğinizi iş bulamadığınızı işten atıldığınızı haykıracak gücünüz olmadıktan sonra, alın bayrakları ve Atatürk posterlerinizi elinize, yürüyün, yürümekle yollar aşınmaz.

Aman hiç sormayın, bir ülkenin sahipleri yabancı şirketler vakıflar ve tarikatlar ise, siz o ülkenin nesi oluyorsunuz?

Aman keyfiniz kaçmasın, bir ülkenin ormanları yaylaları fabrikaları tarlaları borsası sermayesi yabancı şirketlerin elindeyse, siz o ülkede neci oluyorsunuz?

Söyleyelim, bayrak poster taşıyıcıları.

Bayrak poster taşıyıp vatansever olmak o kadar kolay ve güzel ki, bu kolaylık AKP’li kitleleri de sarhoş etti, bakın Cumhuriyet Bayramı’nda bu yıl Anıtkabir’e dolduranların bir yarısı başörtülü AKP’li hanımlar ve gençler.

Bu çok güzel bir şey diyeceksiniz, hayır, hayal kırıklığı yaşayan AKP’li kitlelere gençlere vatansever olmanın ‘kolaylığını’ öğrettik, zaten öteden beri içinde bulundukları yapılarda da ‘Allah, din, maşallah’ diyerek müslüman olmanın kolaylığıyla büyümüşlerdi, bu Anıtkabir ziyareti onlar için pek zahmetli olmadı.

Anıtkabir’de dün AKP’li kitlelerle birlikte bayrak salladık, birlikte marşlar söyledik, birlikte coşup sarhoş olduk.

İngiliz şirketlerinin vahşiliğini gördükten sonra fikirlerini değiştirmiştir, ama, ilk yazılarında İngiliz şirketlerinin Çin’i afyonla sarhoş etmesi Marks’ı çok eğlendirmiş, bu sözleri yüzünden çok eleştirilmişti, şöyle demişti: Belki de bu (ilkel, geri, Çinliler) topluluk, uygarlıkla tanışması için önce sarhoş olmalıydı.

Osmanlı batarken hiç bir aydınımız sarhoş değildi, endişeli düşünceli çok üzüntülü ve ama tetikteydiler ve çareler ürettiler. İşte Cumhuriyet o aydınların eseri, ama şimdi, Cumhuriyet batarken, endişeli üzüntülü ve tetikte aydınlar görmek ne mümkün. Nedense Cumhuriyet başka bir iklim içinde batıyor, ne olduğunu neler yaşandığını görmeyerek bilmeyerek duymayarak habersiz ve cahil kalarak ve çaresizlik öğreterek. Ve ideolojik sloganlara sığınarak koruyacağımızı sanarak, ve hayal kırıklığı yaşayan müslüman halkımızı posterler altına yanlış yere çağırarak, hepimizi sarhoş eden bir iklim.

Hepimizi sarhoş eden bu iklimin en büyük özelliği ‘kolay oluşu’, bu iklimde vatanseverlik kolay müslümanlık çok kolay.

Mustafa Kemal, Ankara’da Atatürk orman çiftliğini ıslah etmek ister, toprağı incelemesi için yabancı uzmanlar çağırır, bilim adamları bilimsel bir rapor yazar, bu arazi verimsiz bataklık ve kıraçtır, bitki tarım mümkün değildir.

Atatürk, bu toprak analizine rağmen deneysel tarla ağaç dikimi tarım politikalarına Ankara’nın bu çorak arazisinden başlayacağını söyler. Ama Atam olmaz, denilince, Atatürk şöyle cevap verir: (Zorluğu öğretmek için:) En zor olanla başlayıp göstereceğiz.

 

https://odatv.com/asil-uyuyan-iktidar-degil-muhalif-kitleler-ve-yapilar-30101824.html

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar