Milli muhalefet

Milli muhalefet
19 Şubat 2016 10:52

Her rejimin bir iktidarı vardır.

 

 

Av. Kemal AKKURT H&H YORUM

 

Otoriter ve totaliter rejimlerin de bir iktidarı ve devletle iç içe geçmiş bir iktidar partisi vardır. Hitler Almanya’sı ve Ortadoğu diktatörlüklerinin partileri olduğu gibi. Ancak sadece demokrasilerde muhalefet ve muhalefet partileri olur. Muhalefet partileri, iktidarın yanlışlarını ve eksikliklerini ortaya çıkarıp, çözüm önerilerini toplumla paylaşıp, bir sonraki seçimde iktidar olmaya çalışırlar.

 

 

Bir konuda “millî” ibaresi özellikle ve ısrarla kullanılıyorsa, biliriz ki, orada evrensel hukuk kuralları bir tarafa itilmiş ve birilerinin şahsi çıkarları veya ideolojileri egemen kılınmak, hukuk dışı eylem ve işlemlerin üstü kapatılmak istenmektedir. “Millî iktidar” ve “millî muhalefet” kavramlarında da bunu açıkça görmek mümkün. İktidar “millî” olunca, ne yolsuzluk iddiaları, ne düşünce ve ifade özgürlüğü, ne basın özgürlüğü, ne de iktidarın hukuk dışına çıkan icraatları sorgulanabilir. Adeta kutsal ve dokunulmaz kavramlara dönüşür millîlik. Tıpkı çağın dışına sürüklenen, Cumhuriyet öncesi hurafelere dönen, sorgulamayan, biâtı empoze eden “millî” eğitimimiz gibi…

 

 

Bu mantıktan hareketle, ülkenin derelerini, akarsularını ve çaylarını kurutan HES’lere, doğayı katleden maden şirketlerine karşı çıkan doğa dostu insanlarımız ve STK’lar da hiç “millî” değilmiş…

 

 

Geçtiğimiz günlerde, Sayın Baykal’ın artık klasikleşen, iktidar partisinin her sıkışmasında yardımına koşan tutumundan sonra, bir de “millî muhalefet” kavramıyla tanışmış olduk. Öyle ya, muhalefet de “millî” olmalı ki, iktidarın hiçbir yanlışı sorgulanmasın, ülke savaşa sokulmak istense bile alkışlansın vs. Sayın Baykal’ın hiçbir bilimsel, tarihsel ve sosyolojik gerçekliği olmayan, kişisel hırslarını ve beklentilerini tatmine yönelik çıkışlarını konuşmaya ve tartışmaya bile gerek kalmazdı belki. Ancak Sayın Başbakan’ın, Sayın Baykal’ın bu çıkışlarına sarılması ve teşekkürle onurlandırması ile, söylenen sözler önem kazanmaya başladı. Kendi parti tabanında, sol çevrelerde, Kürtler ve Aleviler nezdinde haklı olarak eleştirildi.

 

 

Sayın Baykal’ın siyasi geçmişine bakıldığında, aslında pek de şaşılacak bir şey olmadığı görülür. 1989 yılında meclise SHP listelerinden giren 6 milletvekilinin, Paris’deki Kürt Konferansı’na katılmaları nedeniyle partiden ihracını sağlayan, dönemin SHP Genel Sekreteri Sayın Baykal’dı. Kürtlerin kendilerini ifade edebilecekleri partileri kurmaları, bu kopuştan ve ayrışmadan sonradır. Kendisi dışında hazırlanan ve bir türlü içselleştirilemeyen 1990 tarihli meşhur “Kürt Raporu”nun Sayın Baykal’la hiçbir ilgisinin olmadığı da sonradan anlaşılacaktı.

 

 

Partide liderlik vasfı taşıyan, ikinci ve üçüncü kişileri hiçbir zaman istemeyen, kimini dışlayan, kimilerini ihraç ettiren de Sayın Baykal’dan başkası değildi. Halktan kopuk ve elitist tavırlarıyla, Cumhuriyet’le yaşıt koca çınar CHP’yi 1999’da ilk kez barajın altında bırakma “başarısı” da Sayın Baykal’a aittir.

 

 

2002’de seçme ve seçilme hakkı olmayan, dönemin AKP liderinin yasaklarını kaldırtmak için acele Anayasa değişikliğini sağlayan ve Sayın Erdoğan’a Başbakanlık yolunu açan Sayın Baykal’ın, İstanbul’da Beylerbeyi’ndeki pazarlıkları da parti ve Türkiye kamuoyu hiçbir zaman öğrenemedi…

 

 

Partisinin ve meclisin “en erken doğan”, 80’lik delikanlısı Sayın Baykal’ın Türkiye’ye son “iyiliği” de 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra oldu. Partisinin ve diğer muhalefet partilerinin haberi olmadan, apar topar Sayın Erdoğan ile görüşüp Meclis Başkanlığı pazarlığı ile, kurulması muhtemel koalisyona engel olan ve Türkiye’yi katliamlar eşliğinde 1 Kasım seçimlerine savrulmasına neden olan da Sayın Baykal’dan başkası değildi.

 

 

Şimdilerde, Sayın Baykal’ın ülkenin Doğu ve Güneydoğusu’ndaki hukuksuzluklara, faili meçhullere ve katliamlara gözlerini kapatıp, bir türlü kurtulamadığı “Kürt fobisi” ile Türkiye’nin Suriye’ye saldırılarını desteklemesi ve savaşa girmesi için adeta can atması da kendilerini tanıyanları hiç ama hiç şaşırtmadı. Ülkenin ve partisinin kurucu ilkesi “Yurtta barış, cihanda barış” ilkesinin de “Yurtta savaş, dünyada savaş” ilkesine evrilmesine, Türkiye’nin Ortadoğu’daki ateşe atılmasına meşruîyet kazandırmakla meşgul. Dünyada yalnızlaşan, komşularla sıfır sorundan, sıfır komşuya terfi eden, Ortadoğu bataklığına sürüklenen Türkiye’nin, “demokratik” ülkeler Suudi Arabistan ve Katar’la baş başa bırakılması da kendilerini rahatsız etmiyor.

 

 

Sayın Baykal’ın “Kürt fobisi” bilinmekteydi. Ancak “Alevi fobisi” ve mezhepçiliği de bu son çıkışlarıyla alenîleşmiş oldu. “Suriye’deki Azez-Halep hattını açık tutmak ve Halep’in “sunnî” yapısını korumak için, Türkiye’nin komşu ülke Suriye’yi bombalamasına hakkı olduğu” söylemi, iktidar partisinin taktirini kazanmıştır. Böylece geçmişte Kürtleri büyük ölçüde kaybetmesine ilave olarak, şimdi de partide kalan Alevileri kaybetmesine neden oluyor. “Küçük olsun, ama benim olsun” mantığı geçerliliğini koruyor.

 

 

Sevdiğim bir atasözü der ki : “Evi camdan olan, başkasının evine taş atmasın”. Türkiye’nin içeride yığınla sorunu varken, Suriye’deki rejimi dizayn etmeye kalkışması, kendi talimatlarına uymadı diye,  durduk yere bombalamaya başlaması, emperyal güçlerin bir tuzağı değilse, tam bir akıl tutulmasıdır…

 

 

James F. Clarke demiş ki: “Bir siyasetçi gelecek seçimi, bir devlet adamı gelecek kuşağı düşünür”. Gelecek kuşağı değil, mevcut kuşağı düşünen gerçek “devlet adam”larına hasret kaldık…

 

 

(*) Sosyal Demokrat Avukatlar Derneği Başkanı
kemalakkurt@hotmail.com

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
Dünya Emekçi Kadınlar Günü
Nâzım Hikmet 117 yaşında
70. yılda insan haklarımız