Karşı Devrim, ikrarın bölünmezliği ve kimyasal silahlar!..

Karşı Devrim, ikrarın bölünmezliği ve kimyasal silahlar!..
14 Ekim 2013 11:06

“Hukuk çözer”, “Daha herşey bitmiş değil, bu işin Yargıtay’ı da var” gibi halkı uyutmak için uydurulan zırvaların afyonlama etkisi bitti…

 

Cemil CAN H&H YORUM

 

Sırada başka yöntemler var! Halkı oyalama ve afyonlama işini iktidardan çok, ona yandaş olmaya özen gösteren, sözde “entel” yalakalar yapıyorlar. “Darbe karşıtlığı” sözlerinin arkasına sığınarak iktidara destek verenler arasında Yeni CHP de var… Emperyalizme teslim olmaktan başka, ayrıca bir de görev üstlenen bu hain dönekler, kim bilir başımıza daha ne çoraplar örecekler…

 

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Balyoz Davası’nda verilen kararı onayarak, “karşıdevrimin” en etkili silahı olduğunu kanıtlamıştır!.. Böylece “Darbe karşıtlığı” edebiyatının arkasında gizlenen hainlerin de bu silahın parçası olduğu ortaya çıktı… Özel Daire, delillerin en önemlilerinin sahte olduğunu kabul ettikten sonra, yapacağı iş “bozma” kararı vermek iken, tam tersini yaptı. Medeni hukuktaki “basit ikrar”ı bölmekle eş değerde, fahiş bir hataya imza attı!? Yalan söyleyen bir tanığın beyanları hiçbir şekilde hükme esas alınamaz! Zira, bir tanığın beyanlarının bir kısmının “yalan” olduğu ortaya çıkmışsa, diğer söylediklerinin doğru olduğunu kimse garanti edemez. Yalancı tanığa güvenilerek adaletli hüküm verilemez. Bu nedenle, yalancı tanığın beyanları yok sayılır ve hükme esas alınamazlar… Balyoz davasındaki durum da yalancı tanığın durumundan farklı değildir. Dosyadaki delillerin bir kısmının “sahte” olduğu ulusal ve uluslararası kuruluşlar tarafından, bilimsel yöntemlerle defalarca rapora bağlanarak kanıtlanmıştır! Artık bu kanıtlara dayanılarak adaletli bir hüküm kurulamaz!.. Bu yalın gerçeğe rağmen, özel daire sanıkları, üstelik dış dünyaya yansımamış ve ceza hukukunun alanına girmeyen “düşünceleri” nedeniyle suçlu bulup cezalandırıyorsa, ortada bir yargılamadan söz edilemez. Yapılan iş bir “karşıdevrim”dir ve yargı bu iş için araç olarak kullanılmıştır… Hazırlık hareketleri gösterilemeyen kanıtlara dayanılarak verilen hükümle, ancak düşünceler cezalandırılabilir. Öyle de olmuştur… Bu davada savcılık, yerel mahkeme veya özel daire sanıkların düşüncesini nasıl bilebilmiştir? Bu sorunun akla yatkın bir yanıtı verilememiştir ve verilemez. Denebilir ki, özel daire, sanıkların niyetini okuyan özel görevli mahkemenin kararını onayarak, onun hatasına ortak olmuştur… Bu noktada Yargıtay 9. Ceza Dairesi kaldırılan özel görevli ağır ceza mahkemelerinin çok gerisine düşürülmüştür… Doğal olarak da kurumsal kimliğini yitiren ve karşıdevrimin aracı durumuna düşürülen yargının saygınlığı yok edilmiştir…

 

Öte yandan, ne diyeceği bilinmeyen tanıkların beyanlarını sonuca etkili görmeyen bir mahkemenin elinde “darbe suçuna teşebbüs” etme suçunun kesin kanıtlarının olması gerekir. Bağımsız ve tarafsız bir mahkeme, bu kanıtlara dayandığını kararının gerekçesine açıklamak zorundadır. Ayrıca darbeye teşebbüs suçunun oluşabilmesi için, sanıkların hükümeti “tehdit” de etmeleri gerekirdi. Sanıklar, hangi sözleri ile ne zaman hükümeti tehdit etmişlerdir? Bu soruların da yanıtı verilememiştir. Dolayısıyla Balyoz Davasının siyasi bir dava, verilen kararın da siyasi bir karar olduğunu kabul etmek gerekecektir. Kararı veren siyasilerdir, buna alet olan ise yargı mensuplarıdır. Dolayısıyla nihai çözümün de siyasi olması kaçınılmazdır!..

 

Öncelikle kabul etmeliyiz ki, “karşıdevrim”; işbirlikçi siyasal partiler ve sözde “aydın”ların elbirliği ile hayata geçirilmiştir… Bu teşhisi dürüstçe yapamayanların, bundan böyle doğru strateji izlemelerine olanak yoktur. Geriye doğru kısa bir gezinti yaptığımızda; emperyalistlerin desteği ile ve onlarla işbirliği içerisinde olan bir siyasi partinin (AKP’nin) siyasi iktidarı ele geçirdiği, iktidar olmanın avantajlarını ve yasama olanaklarını kullanarak, polis içerisinde bilinen yapılanmayı gerçekleştirdiklerini, daha sonra da Süleymaniye’de başına çuval geçirilen ordunun başına çorap örmeye başladıklarını, teknolojik üstünlüklerle TSK’ni kuşattıklarını, bu şekilde elde ettikleri işbirlikçilerle yurtsever pek çok subayı tutukladıklarını biliyoruz… Ergenekon, Balyoz ve Casusluk adı verilen davalar ile ordu bir bütün olarak töhmet altında bırakılmıştır. TSK, geçmişinde ABD destekli darbeler yapmış olmanın ezikliği içerisinde, komplolara karşı etkili mücadele yapma yerine, olmayan hukuk zemininde “savunma” yaparak aklanma yolunu seçmiştir… 2010 yılında yapılan Halkoylaması ile yargıyı ele geçiren hükümet, kansız bir şekilde kendi darbesini yapmıştır… Bu gerçeği göremeyenlere kör demek zorundayız. Kendi yolunu bulmak için değnek kullanan CHP ve MHP gibi siyasi körler; bu girift ve dikenli yollarda Türk halkına artık doğru yolu gösteremezler!…

 

11 yıl gibi kısa bir sürede, önemli ölçüde toplumu ve rejimi dönüştüren iktidar karşısında, bu çakma muhalefet; gündem belirleyememiş, halka umut olamamıştır. Tam aksine muhalefet yapar gibi yapmış, olayların arkasında kalmış ve havanda su döverek boş gevezeliklerle zamanı geçirmiştir… Bu tutumuyla “karşıdevrim”in başarısı için en anlamlı desteğin muhalefetten geldiğini söylemekte bir yanlışlık yoktur… Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, CHP içerisinde yuvalanan Sorosçu ekip ile MHP Müdürü Devlet Bahçeli’nin etrafında kenetlenen avantacı takımın, en kritik konularda karşıdevrimin başarısı için koltuk değneği görevi yaptığı sır değildir!..

 

Ne yazık ki, yaşanan gerçekler bu kadar acıdır…

 

Şimdi önümüzde duran acil bir görev vardır: “Bulunduğumuz durumdan nasıl kurtulacağız?” sorusuna akıllıca ve doğru bir yanıt bulmak zorundayız. “Karşıdevrim”in de bir süreç olduğu unutulmamalıdır. Onu durdurmak ve Atatürk Devrimlerini kaldıkları yerden sürdürebilmek için tek silah sağ duyulu Türk halkıdır. Siyasi mücadeleyi sürdürebilmek için, hayati öneme sahip olan siyasi partiler (CHP ve MHP), karşıdevrimciler tarafından ele geçirilmiştir. Bu acı gerçeği görüp kabul ettikten sonra, ne yapmamız gerektiği de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. CHP ve MHP yönetimlerini çok hızlı bir şekilde bu işgalcilerin elinden geri almak gerekir. Bu yönde atılacak adımların başarısızlıkla sonuçlanması da olasıdır. Zira 11 yıllık sürede bu iki partiyi delege düzeyinde de ele geçirmek olasıdır… Eğer gerçek böyle ise, o zaman başka bir çatı altında mücadeleyi sürdürmek kaçınılmaz olacaktır. O çatı, yaşamın somut pratiği içerisinden çıkarak kendisini kanıtlayacaktır. 29 Ekim’de Cumhuriyeti kutlayacak ve alanlarda andımızı okuyacak olan bu soylu ve milli olan hareket, bundan böyle de Türk halkına önderlik edecektir…

 

Atatürk ve İnönü’ye, hatta Ecevit ile Baykal’a dahi “ırkçı-şoven”, diyecek kadar cahil, daha sonra da Lüleburgaz mitinginde “Atatürk’ün askeriyiz” diyecek kadar şaşkın birine ne kadar güvenilir? Atatürk ırkçı ve sen de onun askeriysen, sen nesin? Ya ırkçı ve şoven bir askersin ya da yalancının tekisin!.. Her iki halde de bizden değilsin…

 

Kemal Kılıçdaroğlu, Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesine verdiği demeçte “Evet, CHP ırkçı-şovendi ama artık öyle değil” demiş… Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğuna oturan bu zavallı, Seyit Rıza ile Şeyh Sait’i önder kabul eden bu mürteci, ne kadar “dürüst” ve “namuslu” bir politikacı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır!..

 

Yerel seçimler öncesinde, parti içi tartışmaların bir kenara bırakılmasını isteyenler, genellikle “solda birlik” kavramına sarılarak, CHP Genel Merkezi’ndeki Sorusçuların işgalini yok saymamızı istiyorlar. CHP’nin yerel seçimlerde stratejisini belirleyecek olan kişinin Aydın Ayaydın (1) olması, sanırım bu konuda bir fikir verecektir. Aldatılmak için ağzı açık bekleyen ayran delilerine göre, seçimlerden sonra, kurultaylarda bu hesaplaşmalar yapılmalıdır. Bu aymaz delege bozuntularının atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra bile, söyleyecekleri bir şey elbette vardır. Aslında bu söylem, işgalcilerin görevlerini tamamlamaları için onlara zaman tanımaktan başka bir işe yaramaz. Bu gerekçe ile sağlanan zaman, işgalcilere parti içerisinde iyice örgütlenmek, muhalif olan sesleri kısmak ve tasfiye etme olanağını sağlar… Bu nedenle “solda birlik” söylemi sol bir söylem değil, tam aksine sağda birliği sağlamaya dönük bir slogandır. Türkiye’de solun ve sağın oy yüzdeleri göz önünde tutulduğunda; solda birlik sağlansa bile, bunun en çok yüzde 40’lara kadar tırmanabileceği, buna karşılık refleks olarak, sağda birliğin kendiliğinden oluşacağı ve yüzde 60 ile yine çoğunluğu sağlayacağı açıktır…

 

Bu nedenle buna benzer içi boş sloganların etkisi altında kalmadan, doğru fikirler etrafında ve yeni bir çatı altında örgütlenmek en doğrusu olacaktır. Unutulmamalıdır ki, Birinci Kurtuluş Savaşı’ndan önce, ne “solda birlik” sağlanmıştı ne de çoğunluk sağlanmıştı. Bir avuç inançlı yurtsever, kararlı adımlarla mücadeleye başlamış ve bütün dünyanın önünde saygıyla eğildiği büyük bir zafere imza atmıştır. İkinci Kurtuluş Savaşı’mız için de aynı yol izlenmelidir…

 

Kanada merkezli “Global Research” dergisinde ; “Ğuta’da Kimyasal Silah Saldırısı, ABD Yalanı ve Çocukların Ölümü Üzerine İnsani-Askeri Müdahale” başlığını taşıyan kapsamlı bir çalışma yayınlandı. (2) Bu çalışmada, “dış müdahale” için çocukların “Suriye silahlı muhalefeti” tarafından katledildiği, vücutlarına “zehirli gaz” enjekte edildiği, video çekimleriyle oynandığı ve sahte fotoğrafların servis edildiği “kat-i bir şekilde Birleşmiş Milletler heyetinin raporunda tescil edildiği” ifade edilmiştir…

 

Suriye’ye silahlı müdahale edilmesi için üstünü başını parçalayan hükümetin destekçisi olan “iki kişiden biri”ne duyurulur!…

 

Av. Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) Bir zamanlar Takvim ve Sabah Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan sarı basın kartı sahibidir. Yazılarına vatan gazetesinde devam etmektedir. Ayrıca Eylül 1992’de dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından YÖK üyeliğine atanmış ve 1995 yılının Kasım ayında DYP’den milletvekili adayı olabilmek için istifa etmiş ancak milletvekili seçilememiştir. 1999-2002 yılları arasında ANAP İstanbul milletvekilliği yapmıştır. 2011 seçimleri öncesine kadar Vatan Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmıştır. 2011 seçimleri için CHP’den İstanbul milletvekili adayı olmuş ve seçilmiştir.

(2) http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/kimyasal-silah-meselesi-ve-aydinlik-gazetesi-h16312.html

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
‘Bağımsızlık’ mı ‘hırsızlık’ mı?!..
Devletin ‘özel’i olmaz!..
‘Cesaret ödülü’nün bedeli!..