Günahkar savaşın felsefesi ve çığırtkanlığı

Günahkar savaşın felsefesi ve çığırtkanlığı
17 Eylül 2013 10:58

Çinli Sun Tzu (İsa’dan Önce722–481) 13 Bölümden oluşan ‘Savaş Sanatı’ adlı kitabında ‘Savaş ateş gibidir, silahlarını bırakmayanlar silahlarıyla ölür’ demiş.

 

Mustafa MERSİNOĞLU H&H YORUM

 

Askeri stratejide planlamanın önemini belirtir ama rekabet halindeki planlar çarpışınca hiç beklenmedik durumlar gelişir. Dünyanın en eski medeniyetlerinden biri olan Çin’de Lao Tzu da, Tao (İsa’dan Önce 6.Yüzyıl) felsefesine göre ‘Silahlar ne kadar güzel olurlarsa olsunlar kötülük alametidir, bütün yaratıklarda nefret doğurur. Onun için Tao yolundan gidenler bunları hiç kullanmazlar.’, ‘Şiddet ne kadar iyi niyetli de olsa hep yapana geri teper’ ve ‘Yarım yamalak savaşmak kadar felaket getirecek hiç bir şey yoktur ve elindeki hazineyi de kaybetmeye yol açar.’ demiş.

 

Kent devletleri ya da derebeyliklerin sürekli savaşları ile geçen orta çağ İtalyasında yaşayan Machiavelli, Lao Tzu’dan savaş üzerine çok farklı düşünüyordu. Machiavelli’ye göre savaş prens için bir meslek olmalıydı. Prens lüks eşya yerine hep silah düşünmeliydi, silahsız olursa küçümsenirdi.

 

Prusyalı asker ve teorist Carl Philipp Gottfried von Clausewitz(1780-1831) ‘Savaş Üzerine’ adlı bitmemiş kitabında savaşın ahlaki, psikolojik ve politik taraflarıyla ilgilenir. Savaş üzerine görüşleri romantik olmakla beraber Avrupa aydınlıkçı akılcı düşüncesi üzerine kurulmuştur ve Hegel’ci diyalektik içerisinde görülür. ‘Savaşın Sisi’ içerisinde hiç beklenmedik çoğu zaman şüphe götürür tamamen yanlış bilgiler ve korku üzerine kurulu olayların geliştiğini düşünür ayrıca savaşlar yöneticileri tarihin gerçeklerinden uzak hayali düşüncelere saptırır. En meşhur lafı da ‘Savaş politikanın devamıdır.’ Osmanlı’da uzun zaman paşalık yapmış Helmuth Karl Bernhard Graf von Moltke (1800-1891) Clausewitz’in düşüncelerinden etkilenmiştir. Kendi tecrübesine dayanarak Moltke Paşa hiç bir planın düşmanla çatışma başlayınca işe yaramadığını söylemiştir. Marx, Lenin ve Mao’da Clausewitz’den etkilenmişlerdir.

 

Kimin ilk defa dediği bilinmemekle birlikte ‘savaşta ilk kayıp doğrulardır’ diye bir söz vardır. Churchill  ‘Savaşta doğrular o kadar kıymetlidir ki yalanlarla korunmalıdırlar.’ demiştir.

 

Kur’anda Müslümanların açıkca savaş ilan etmelerinin gerekliliğine değinilir. Yani ani ve gizli saldırılar günahtır.

 

‘Savaş Sahtekarlıktır’,  Atatürk’le yaşıt ve öldüğünde zamanının en çok madalyası olan bir Amerikalı General Smedley Darlington Butler’in savaş karşıtı kitabının adı. 1881-1940 arasında yaşayan bu Amerikalı General 34 yıl Deniz Piyadesi olarak Filipinler, Çin ve Orta Amerika ve Karaibler’de Muz Savaşlarında ve Birinci Dünya Savaşında Fransa’da savaşmıştır. Zamanının en çok ses getiren savaş karşıtı olmuştur, Amerikanın askeri maceralarını eleştirmiştir. 1935’te yazdığı kitabında askeri sanayinin nasıl çalıştığını anlatmıştır. Gaziler ve savaş karşıtları arasında çok tanınmıştır ve bir çok konuşma yapmıştır. ‘Savaş diğer sahtekarlıklar gibi çok az kişiye aşırı kazanç sağlar. Ama halkın kazancı olur mu bundan?… maliyeti her zaman bundan kar etmiyenlere yüklenir.’ demiştir.

 

Yine bir Amerikalı General ve Cumhurbaşkanı Eisenhover ‘Ben asker olarak savaşın vahşetini, gereksizliğini ve aptallığını gördüğüm için nefret ediyorum’. demiştir. Cumhurbaşkanlığından ayrılırken şimdi çok meşhur olan Amerikan halkını savaş sanayine karşı uyardığı konuşmayı yapmıştır.

 

Frederick Engel’de savaşların önce kabilelerin birbirine üstünlük sağlamak için sonra arazisi kalmayınca, genişletmek için yapıldığını ama artık sanayi haline gelip sürekli savaşıldığından bahsetmiştir.

 

Amerika’nın Aziz Nesin’i diyebileceğimiz Mark Twain 1890 ve 1910 arasında yazmış olduğu ise Gizemli Yabancı ve Diğer Öyküler adlı kitabında şöyle yazmış:

 

“ Onurlu ve haklı savaş başlatan hiç bir zaman olmamıştır. Bir milyon yıl ileriye baksam da bu kural yarım düzine dışında hiç değişmiyecektir. Çığırtkan bir avuç azınlık her zaman olduğu gibi savaş diye bağırırlar. Mimberdekiler önce temkinli ve dikkatli olarak karşı çıkarlar ve en başta milletin büyük uyuşuk çoğunluğu uykulu gözlerini ovuştururlar ve niçin savaş olması gerektiğini düşünürler sonra derler ki içten ve öfke ile ‘Haksızlık ve onursuzluk hiç bir gereği yok’ Bir ovuç çığırtkan bu sefer bas bas bağırırlar. Bir kaç dürüst insan akla uygun tartışmalarla savaşa söylev ve kalemleri ile karşı çıkarlar. İlk önce dinlenirler ve alkış toplarlar ama bu uzun sürmez, diğerleri onları bağırarak sustururlar. Savaş karşıtlarının dinliyecileri ve popülerlikleri azalır. Birdenbire bir bakarsınız tuhaf bir durum oluşmuş, konuşmacılara taş atılmaya başlanır ve özgür düşünce, gözü dönmüş güruh tarafından boğulur, gerçi onlarda yüreklerinde taşlanan konuşmacılarla aynı düşünürler ama bunu söylemeye cesaret edemezler. Şimdi tüm millet- mimber ve herkez savaş çığlığını gırtlakları çatlayıncaya kadar bas bas bağırırlar ve ağzını açmaya cesaret eden her dürüst insana saldırırlar ve tüm ağızlar susar. Sonra devlet adamları ucuz yalanlar uydururlar ve bütün suçu saldırılan ülkeye yıkarlar ve herkez vicdanları rahatlatan sahtekarlıklardan memnunluk duyar, dikkatle bunları inceler ama bunları çürütenleri incelemeyi red ederler. Böylece kendilerini savaşın haklılığına inandırırlar ve Tanrıya bu iğrenç kendini kandırmadan sonra daha iyi uyuttuğu için şükran ederler.’

 

Peki savaşlar nasıl çıkarılır? Onu da Richard Sander’in Irak savaşı öncesi 2002 Mayıs’ında çıkan Savaşa Bahane Olayların Tarihi adlı kitabına bırakalım. ‘Tarih boyunca savaş planlıyanlar düşmanlarını oyuna getirmek için çeşitli kandırmaca kullanmışlardır. Halkın desteği savaş başlatmak için çok önemlidir, onun için onlarda kandırılmalıdırlar. Sahte bahaneler yaratmak bu tür ölümcül maceralarda halk desteği almak için birinci adımdır. Bu savaş için bahanelerin belki de en çok kullanılanı düşmanın saldırmasıdır. Ancak bu tür saldırılar çoğu zaman sahte olarak üretilir ya da mahsus olmasına müsade edilir. (Uçağımızın düşürülmesinde ve ülkemize düşen roketler ve patlıyan bombalarda dönen dolaplar gibi.) Bu hemen halkın zarar görenlere sempatisi sömürülerek destek almak için kullanılır, düşman şeytanlaştırılır ve halkın toplu desteği sağlanır ki ‘misilleme’ yapılabilsin.’

 

Türkiye uzun süredir açıkça savaş ilan etmeden komşusu Suriye ile savaş halinde. Bu savaş Suriye’ye karşı savaşanlara maddi manevi yardakçılık yapıp bir de üstüne Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bu kişileri barındırmasıyla başlamıştı. Bu yukarıda belirtiğimiz Kuran’da açıkca savaş ilan etmeden, ani ve gizli saldırıya girer ve günah sayılır.

 

Türkiye’deki hükümet Suriye’deki savaşa bulaştığı andan itibaren Esad hükümetine karşı savaşanların tüm yaptıklarından sorumludur. Geçen yıl Tezkere geçirildi var ama yine savaş ilanı yok. Tezkerede Suriye’nin adı bile geçmiyor ve sonra verilen demeçlerde de ‘bizim kimseyle savaşa niyetimiz yok’ diyorlar ama Suriye topa tutuluyor hem de Akçakale’den kilometrelerle uzak yerleri. Kuran’a göre günah devam ediyor. Kuran’ı tefsiri bence şudur: erkekçe bildirin kimle savaşacaksanız, gizli sinsi yapmayın. Bunun sebebi karşı tarafa son bir kez uyarı verdirmek. Tabii ani ve gizli savaş yapılınca anlaşma şansı hiç kalmıyor. O zaman diyorlardı ki bu tezkere uyarı. O zaman niye gizli oylandı ve kime karşı olduğu gizli ve arkasından verilen demeçler ne oluyor ve şimdi yine sinsice o tezkere kullanılmak isteniyor. Artık açıkca AKP hükümeti savaş çiğırtkanlığı yapıp herkezi susturmak istiyorlar, türlü türlü yalanlarla halkı kendi saflarına çekmek istiyorlar. Jetlerle Suriye hava sahasını ihlal etmekte, Suriye helikopterini uyarı yapmadan düşürmek için yapılan angajman kurallarının değiştirlmesi de bu gizli ilan edilmeden yapılan günahkar savaşın bir parçası.

 

Sun Tzu rekabet halindeki planların çarpışmasından ve hiç beklenmedik durumların gelişmesinden bahseder sanki Suriye için yazmış. Erdoğan ve Davutoğlu Büyük Orta Doğu Planı’nı kendi akılları elverdiğince uyguluyorlar ve sözüm ona kendilerince de bir planları vardır ama bu plan acelelerinden ve beceriksizliklerinden yer yer ABD ve Nato planlarıyla rekabete giriyor ister istemez ve hiç beklemedikleri durumlar ortaya çıkıyor. Bunların dışında asıl rakip planlar Rus, Çin ve İran’ınkilerdir Türkiye’yi bölgede zor durumda bırakır. ABD, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler ne kadar plan yapsalar da evdeki hesap çarşıya uymaz. Lao Tzu’nun dediği ‘Yarım yamalak savaşmak kadar felaket getirecek hiç bir şey yoktur ve elindeki hazineyi de kaybetmeye yol açar.’ Mustafa Kemal Atatürk’te bu konuda aynı düşünüyor:

 

‘Yarım hazırlıkla yarım tedbirle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha kötüdür’. Tabii ki biz Suriye’ye saldırı istemiyoruz ama Türkiye yarım hazırlığı bırakalım hiç hazırlıksız ve ordusunun en kıymeti komutanları hapiste ya da istifaya zorlanmış durumda.

 

Suriye’de BOP’un düşünce kuruluşlarındaki yaptıkları planlar tarihin gerçeklerine uymadı. Evet bu yüzden planlar da yeni ayarlamalar ve provakasyonlar yapıldı gitgide sözüm ona demokratik barışçı protestolar çılgın bir kıyama dönüştü, paralı askerler ve teröristler her taraftan getirildi, silahlarla donatıldı, gizli açık uzmanlar lojistik ve haberleşme sağladı, bu da yetmeyince katliyamlar, bombalamalar, intihar komadoları kullanılmaya başladı, tarihi çarşılar kundaklandı ki halk mecburen savaş alanına dönen Suriye’den kaçsın bunun için kamplar aylar önceden kuruldu, gelenlere para dağıtıldı, bir de üniversite imkanları verildi. Bu döviz karşılığında cihatçıların ve savaşçıların benzerleri Lübnan iç savaşında yaşamış Ermeni bir arkadaşıma göre bol miktarda uyuşturu alıp savaşıyorlarmış, ben de insanlar bu kadar vahşice ve duygusuzca nasıl savaşır diye düşünüyordum. Eminim bunu da zavallı genç kızları sağladıkları gibi sağlıyorlardır. Suriye halkı bu emperyalist gerici saldırıyı yemeye başlayınca, kimyevi silah piyasaya sokuldu ve vahşetin boyu arttırıldı ki dünya kamuoyu emperyalist saldırıyı desteklesin. Koltuklarda oturup ya da şık pahalı güneş gözlüğü giyip savaş uçaklarında poz vermekle, basın toplantılarında binlerce kilometre uzaktan, korumaların, kurşun geçirmez camların arkasında saklanıp, çocukları ve kendileri askerlik yerine yan gelip yatarken savaş çığırtkanlığı yapmak ve savaş çıkartmak kolay. Gerçek asker ve savaş görmüş Smedley Darlington Butler gibi Amerikalı da olsan Mustafa Kemal Atatürk’ün dediklerine tüm yüreğinle katılırsın.

 

Son sözü Başkomutan Maraşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e bırakalım:

 

‘Mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Hakiki düşüncem şudur: Ulusu savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, “ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Ancak, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir’

 

‘Savaş, nihayet meydan savaşı sadece karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir. Milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı milletlerin bütün varlıklarıyla, bilim ve teknik alanındaki seviyeleriyle, ahlaklarıyla, kültürleriyle kısacası bütün maddi ve manevi güç ve nitelikleriyle ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Bu alanda, milletlerin gerçek güç ve kıymetleri ölçülür. Sonuçta yalnız maddi güçlerin değil, bütün güçlerin özellikle ahlaki ve kültürel gücün üstünlüğü kesinlikle ortaya çıkar. Bu sebeple meydan savaşında yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün maddi ve manevi varlığıyla yenilmiş sayılır. Böyle bir sonucun ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Yok oluş sadece savaş alanındaki orduya ait olamaz. Aslında, ordunun mensup olduğu millet feci sonuçlara uğrar. Tarih, birtakım boş hayallerle, başlarındaki hükümdarların, hırslı politikacıların oyuncağı durumuna düşen istilacı orduların, istilacı milletlerin uğradığı bu çeşit feci sonuçlarla doludur.’

 

Mustafa Kemal Atatürk ‘Yurtta Sulh Dünyada Sulh’ demiştir ama özgür ve bağımsız yaşamak için savaşmış  ‘Ya İstiklal Ya Ölüm’ demiştir.

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
‘Bütün insanları bazen kandırabilirsiniz, bazı insanları her zaman ama bütün insanları her zaman kandıramazsınız’
23 Haziran seçimleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin seçenekleri
‘Ne güzeldir, dağların üstünde onun ayakları, ki müjde götürür’