Değişim zamanı

Değişim zamanı
19 Haziran 2018 21:00

Türkiye, 3 Kasım 2002 tarihinde AKP’nin ve bir anlamda Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesiyle birlikte birbirini takip eden iki zıt değişim isteğinin çatışma platformuna dönüştü.

 

 

Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY H&H YORUM

 

İlk değişim isteği, AKP ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından kurulan laik, demokratik sosyal hukuk devletini İslamcı bir cumhuriyete dönüştürme isteğidir. Erdoğan ve AKP, 16 yıllık iktidarları sırasında devlet gücünü kullanarak bu yönde önemli mesafe aldı. Demokratik parlamenter sistemden uzaklaşıp tek adam yönetimine geçmek ve laik bir yaşamdan ve sistemden uzaklaşıp daha İslami bir düzen oluşturabilmek amacıyla hukuk, siyaset, eğitim ve sosyal yaşam gibi birçok alanda çok sayıda yasa çıkarıldı, düzenlemeler gerçekleştirildi. Toplumsal yaşamda geriye dönüşü simgeleyen bu gelişmeler sonunda da tek adam rejiminin ve daha İslami bir yapının temelleri atılmış oldu. 13 Ağustos 2015 tarihinde Rize valiliğinin verdiği bir yemekte yaptığı konuşmada, Tayyip Erdoğan ’’İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir.” diyerek rejim değişimini açıkça ilan etti.

 

Bu değişikliklerin günlük yaşama yansımaları ise laik ve demokratik parlamenter sistemi ve yaşamı özümsemiş, içselleştirmiş toplumumuzun büyük bir kesimini huzursuz etti ve ileriye dönük büyük kaygılara yol açtı. Laik ve demokratik sosyal hukuk devletine inanan, çoğulcu parlamenter rejimden vazgeçmek istemeyen milyonlar Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılmak istenen ve geriye dönüş anlamına gelen bu değişime karşı çıkmaya başladı. İşte bu karşı çıkış, son yıllara geldikçe, başta belirttiğim ikinci değişim isteği olarak somutlaşmaya başladı. Laik, demokratik, çoğulcu parlamenter sisteme inanan milyonlar Tayyip Erdoğan ve AKP’nin tam aksine, geriye gidişi simgeleyen tüm değişiklikleri uygulamadan kaldırarak yeniden laik, demokratik, parlamenter sisteme dönüşün ve daha da güçlendirmenin mücadelesini vermeye başladılar.

 

Dolayısıyla, Türkiye uzunca bir süreden beri bu iki zıt yönde değişim isteğinin mücadele alanına dönüştü. Mücadelenin bir tarafında 3 kasım 2002 seçiminde seçime katılanların yüzde 34.4’ünün oyuyla parlamentonun yüzde 66’sını kazanarak devlet gücünü ele geçiren ve toplumu tek adam rejimi altında daha İslami bir yapıya dönüştürmek isteyenler, diğer tarafında ise gücünü halktan alan ve geriye gidişe dur diyerek laik, demokratik parlamenter rejimi daha da güçlendirmek isteyen büyük bir çoğunluk var. Acaba bu mücadelede hangi taraf başarıya ulaşacak?

 

Aslında siyaset bilimi bu mücadeleden hangi tarafın başarıyla çıkacağının ipuçlarını veriyor:

 

Toplumsal değişimlerin gerçekleşebilmesi için ilk koşul, yaşanan sosyal, siyasal ve ekonomik olaylar sonrasında halkta kökten bir toplumsal değişim için iradenin, isteğin ortaya çıkmasıdır. Halkta böyle bir isteğin ortaya çıkması yetmez. Değişimin gerçekleşebilmesi için ikinci koşul, bu değişimi gerçekleştirecek, halkın inanacağı ve peşinden gidebileceği bir önderliğe gerek vardır. Bu iki koşul bir araya geldiği anda toplumsal değişimler gerçekleşir.

 

Mücadele taraflarına bu anlamda baktığımız zaman görünen durum şudur:

 

Tayyip Erdoğan ve AKP tarafında daha İslami tek adam rejimine dönmek için gerekli önderlik Tayyip Erdoğan’ın şahsında oluşmuştur. Ancak ikinci koşul olan büyük bir toplumsal isteğin varlığından söz etmek olanaksızdır. Çünkü, 3 Kasım 2002 seçiminde AKP’ye oy verenler seçime katılanların sadece yüzde 34.4’üdür. Seçime katılmayanlarla birlikte toplam seçmenin dörtte biri düzeyindeki bu istek sonraki seçimlerde her türlü devlet baskısı, şartlaması, yönlendirmesine ve ayyuka çıkan seçim hilelerine rağmen hiçbir zaman seçime katılanların yüzde 50’sini aşamamıştır. Dolayısıyla değişim isteği bir türlü toplumun büyük bir çoğunluğunun isteğine dönüşmemiştir. Tayyip Erdoğan önderliği büyük bir tabana dayanamadığı için istekleri yönünde kimi ilerlemeler sağlasa bile başarıya ulaşamamış, aksine gün geçtikçe toplumsal, siyasal ve ekonomik sorunlar daha da büyümüştür.

 

Laik, demokratik, parlamenter sistemden yana olan kesimler açısından ise tam tersi bir durum vardır. Toplumda geriye gidişe dur diyen, aksine 1923’te Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından kurulan laik, demokratik, parlamenter rejime sahip çıkıp onu daha da güçlendirmek isteyen büyük bir irade son yıllarda hızla güçlenmiştir. 10 Kasım, 19 Mayıs ve 29 Ekim gibi Cumhuriyetimiz için çok anlamlı günlerde milyonların Anıtkabire taşınması, her türlü maçlarda bu yönde istek ve sloganların stadyumları inletmesi bu iradenin somut göstergeleridir. Ancak öte yandan bu güçlü toplumsal isteğin önderlik ayağı uzunca bir süredir yeterince oluşamamış ve güçlenememişti.

 

24 Haziran 2018 tarihinde Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimine gideceğiz. Tayyip Erdoğan tarafından baskın bir seçim olarak kararı alınan bu seçimin laik ve demokratik Cumhuriyetten yana olan kesime büyük bir yararı oldu. Bu seçim kararı ile yaşanan süreç siyasi önderlik sıkıntısı çeken kesime yaradı ve bu önderliğin oluşmasına bir vesile oldu. Bir yandan İYİ Parti kurulup başkanı Meral Akşener bu istek ve iradenin doğal bir lideri olarak ortaya çıktı. Öte yandan CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce beklenmedik bir performans ile laik, demokratik, parlamenter rejimden yana olanları heyecanlandıran ve umutlandıran bir önder olduğunu hızla kanıtladı. Bu yöndeki örgütlenme ve önderliğe akılcı ve sakin konuşma ve önerileriyle Saadet Partisi başkanı Temel Karamollaoğlu’da güç verdi. Bu üç partinin Demokrat Partinin de katılımıyla oluşturdukları Millet İttifakı, Tayyip Erdoğan ve AKP’nin 16 yıldır zorlaya zorlaya, yıka, kıra gerçekleştirdiği daha İslami tek adam rejimi yönündeki değişiklikleri iptal ederek tekrar laik demokratik,çağdaş Cumhuriyete sahip çıkma toplumsal iradesinin güvenilir bir önderliğine dönüştü.

 

Anlaşılacağı üzere 24 Haziran seçiminde, mücadele içinde olan iki zıt değişim isteğinden laik, demokratik, parlamenter rejim taraftarlarının başarıyla çıkmaları kuvvetli olasılıktır. Halkın bu yöndeki büyük isteği ve iradesi aradığı önderliği de artık fazlasıyla bulmuştur. Bu nedenle değişim zamanı gelmiştir. 24 Haziran’da tarih bir kez daha toplumsal değişimin geriye doğru olamayacağını kanıtlayacak, Atatürk ilkeleri doğrultusunda çağdaş yaşamdan yana mücadele edenlerin başarısını ilan edecektir.

 

 

Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY Twitter

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
Yaşasın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız
Ekonomide durum: Cumhurbaşkanı mı, yardımcısı mı haklı?
Nükleer savaşa iki dakika kaldı!