‘CHP, Tuncelilerin dergahı haline getirildi’

‘CHP, Tuncelilerin dergahı haline getirildi’
8 Kasım 2017 13:10

Kapalı cemaatler isterler ki hep bizim adamlarımız olsun hep beraber mahsur kalıp hep beraber ağlayalım.

 

 

 

Nihat Genç / Odatv

 

 

Reklam, marka, moda, imaj, görüntü, algı; bu çağdaş canavarların ağırlığından-baskısından gölgesini kurtaramayan insan “yazar’” olamaz, aksine algıları ve imajı bozacak olan güçlü yazarlardır.

 

 

Bir şeyleri “terslemeye” gücü yetmeyen insan “yazar” olamaz.

Yazar, cenaze makyajcısı hiç değildir.

Kapalı cemaatlerin ve yapıların “yazarı” olmaz!

 

 

Yalçın Küçük hocayı CHP’li bir grubun protesto etmesini protesto ediyorum. Kaç zaman var ki CHP’ye laf edemiyorsun, topluca aşağıdaki yorum sayfasına tek bir ağızdan çıkmış gibi (tıpkı Fetöcüler gibi) aynı laflarla sökün ediyorlar.

 

 

Üstüne henüz üç dört yıl önce yandaş medyanın ekranlarına kurulup Ergenekon-Balyoz’a ve Silivri’dekilere küfür edip dalgasını geçen solcu(!) yazarların CHP’li belediyelerle sabaha kadar rakı içip türkü söylemeleri, CHP’deki bu hızlı kentsel dönüşüm, insanın çok tuhafına gidiyor.

 

 

Delege seçimleriyle “etnik sevkiyat” tamamlandı, öteki CHP, mezhebi, dini, ırki özelliklerin üstelik ideolojisiyle mahalli bir kültür CHP’de iktidar oldu.

 

 

CHP’de hem ideoloji hem görüntü hem de “yapı” çoktan değişti. Cumhuriyet’in partisi artık “Kürt Alevi” ya da “Alisiz Alevi” (bunlar ne anlama geliyor ve ne işe yarıyor sahiden bilmiyorum) ya da Tuncelilerin dergahı haline getirildi.

 

 

Yukarıdaki cümle içinde geçen dar ideolojilerin bir kitle partisine omurga ve beyin olmasına itiraz eden de kalmadı. CHP’nin geniş avlusu ve bahçeleri tek tek yıkıldı. Cumhuriyet bu toprağın en muhteşem parklarının çeşitliliği ve toplamıydı, yok edildi. CHP şehrin tam kalbinde şehrin asla kabul etmeyeceği tek kültürlü bir yapıya teslim edildi. Eserinizle övünün!

 

 

Mühendisler, akademisyenler, mimarlar, işçi liderleri, zanaatkarlar, öğretmenler gibi meslek sahipleri gitti, “etnik” kimlikli yöneticiler parti kurumlarına çuval çuval, balya balya dolduruldu, ha gayret, sosyal demokratların CHP’si AKP’den daha hızlı Orta-doğulu oluverdi hatta ortaçağlı bir kimlik edindi, iftihar edin.

 

 

ASANSÖRDE KİLİTLİ KALMIŞLAR GİBİ

 

 

Kaşla göz arasında, tek ve vazgeçilmez siyasi ölçüsü sosyal eşitlik olan bir partinin yüzde doksanı etnik demografik yapıya teslim edildi.

CHP’de, şehrin bütün çeşitliliği ve renklerine, işçisine, mühendisine, öğretmenine basamak basamak açılıp yükselen o çok zengin renk renk sosyal merdivenlerin yok edilmesi kimin fikriydi?

 

 

CHP’nin sosyal meslek sahiplerinin ve çalışan sınıfın ve aydınların olmadığı bir yer haline getirilmesine itiraz eden de kalmadı.

CHP artık “kapalı” bir yer, tıpkı asansörde kilitli kalmışlar gibi.

 

 

Kapalı durumlar sinemaya romana pek çok kez konu olmuşlardır, bir trende, bir maden ocağında, bir asansörde, bir gemide, bir uçakta, bir adada “mahsur” kalmış insanların öyküsü gibi.

Mahsur kalmış dış dünyayla temaslarını yitirmiş bu kapalı durum sinema ve romanlarda şu fikirle öne çıkar: Panik sonrası çaresizlik ve eylemsizlik hali.

 

 

Ve kapalı mekana sıkışıp kalmış insanlar o kapalı yerden bir türlü çıkamayınca önce umutlarını yitirir sonra en sevdikleriyle çatışmaya başlar (anne, baba, evlat, en yakın arkadaş, birbirleriyle) ve psikolojileri keskinleşip cinnet haline doğru sürüklenirler…

Ünlü sinemacı Luis Bunuel’in 1962’de çektiği Mahveden Melek (el angel exterminatör) filmi vakti zamanında çok tartışıldı, müthiş entel bir filmdir.

 

 

Dünya sineması tarihinde burjuvaziyi (zengin-sosyete) Mahveden Melek kadar alaya alıp t.şak geçen başka bir film yoktur.

(…Filmin baş rolünde ‘koyunlar’ vardır, bu koyunlar ne anlama geliyor, eleştirmenler bu koyunlarda fazla anlam aramışlar, filmin kodları, filmin şifresi, ve semiyotik-anlambilim ve hermenötik-yorumbilim ve yapısalcılık ve sinema dili gibi, bu koyunlar eleştirmenlerin işte bu tür bilgiç entel ihtiyaçlarını da karşılamıştır.

Oysa koyunların anlamı düzdür, burjuvaziyi koyun sürüsüne benzetir…)

 

 

Filmimizin hikayesi gerçekten çok şaşırtıcıdır, zengin bir konağın geniş salonunda bir akşam yemeği verilir. Yemekler hazırlanır ve sofra kurulurken ilk büyük sürpriz yaşanır, konak çalışanları aşçılar-garsonlar, davetliler henüz sofraya otururken işimiz var bahanesiyle evden ayrılırlar, ve sofraya hizmet için sadece bir iki tane garson kalır.

 

 

Neyse, davetliler salonda yerini alır, ünlü bir piyanist piyanosunun başındadır, sonra, alkışlanır ve yemeğe oturulur… Espriler, şakalar, içkiler, kıkırdamalar, konuşmalar yemek tamamlanır.

 

 

Ve sonra yemek sonrası dans ve içki… Buraya kadar her şey doğal.

Hikayemiz misafirlerin gitmek için hazırlanıp kalktıklarında başlar.

 

 

Misafirlerden biri nedense bilinmez gitmek istemez kanepeye uzanıp yatar, bir diğeri de ona bakıp taklit eder ve gitmekten vazgeçer, hepsi birbirini izler ve kimse gitmez, hepsi salonda yatmaya başlar.

Kapıyı kapatan yoktur, gitmelerini engelleyen de yoktur, bir olağanüstü durum da yoktur, ama niyeyse misafirler evlerine dönmez ve dünyaca ünlü yönetmenimiz ince ince dalgasını geçmeye başlar.

Onları kapıya uğurlayacak ya da kapıyı gösterecek bir garson-çalışan olmayınca zengin misafirler kapıya doğru hamle dahi yapamaz mı demek ister.

 

 

SADECE SÖYLERLER VE GÖZ GÖRE GÖRE HAYAT DEVAM EDER

 

 

Sonra aralarındaki konuşmaları izleriz. Bizim merak ettiğimiz ne varsa hepsini tartışırlar: Biz neden buradayız, niçin çıkıp gitmedik, bu tuhaf durum nedir, niye mahsur kaldık…

 

 

Oysa kapıyı açıp pekala gidebilirlerdi, ama gitmediler, niçin çıkamadıklarını kendileri de bilmiyor, günlerce mahsur kaldılar, susuz yiyeceksiz, perişan oldular…

 

 

Ortada bir gariplik vardır ve kendilerine hep bu “garipliği” sorarlar, “Yahu ortada bir gariplik yok mu, neden gitmiyoruz”, ama gitmezler, kapıyı kapatan da yoktur, ama orada mahsur kalmışlardır.

 

 

Ortada bir tuhaflık yok mu, evet, kendileri de bu tuhaflığı sorgularlar “Yahu ortada bir tuhaflık yok mu, neden buradayız, neden gitmiyoruz”, evet tuhaf ve gariptir ama gitmezler, ve yine tuhaftır hep aynı şikayette bulunurlar ama kendi şikayetlerine karşı kendileri de bir müddet sonra tepkisiz kalırlar.

 

 

Makyajları, saçları bozulur, acı çekerler, yerlerde yatarlar ve temiz ve bakımlı elbiseleri bozulur acı çekerler, ama, işte tuhaf, niyeyse gidemezler, acıyı da niyeyse hep üstleri başları saçları bozulduğunda çekerler.

 

 

Ayrıca dışarıya haber vermeyi beceremezler, ayrıca bir su borusu patlatıp içmekten başka yiyecek bulamazlar, ama, kibarlıklarını da bozmazlar, hatta içlerinde biri hastalanır ve doktor dahi çağırmayı beceremezler, bundan da şikayetçi olurlar, hasta göz göre göre ölüyor derler ve diğeri de aynı şeyi söyler ama sadece söylerler ve göz göre göre hayat devam eder…

 

 

Arada bir sinirlenir ve kavga edecek gibi olurlar ve her defasında biri çıkar: “Beyler kavga bize yakışmaz” deyip sakinleştirir, bir daha aynısı olur, bir daha, “bize yakışmaz” derler…

 

 

Hem beyefendiler hem zarifler hem yiyecek ve hem de çıkacak bir delik bulamazlar, film boyunca kapıyı hiç sormazlar, nerden çıkılır hiç merak etmezler, film boyunca kapı önlerinde yanlarında olduğu halde açıp çıkmazlar.

 

 

Ve film Fransız kafeleri on yıllarca eğlendirecek şifrelerle doludur, bir kadın şık çantasından kesilmiş tavuk bacakları getirmiştir ve büyü yapar, kurtulmak için.

 

 

Gelelim, dışarıdakilere, polis ve kalabalık toplanmıştır, bunlar niçin dışarı çıkmıyorlar bir bildikleri vardır herhalde derler, ayrıca, dışarı çıkamadıklarına göre bir tehlike söz konusu deyip eve de yanaşamazlar…

 

 

Onlar içerde polis ve yakınları kapıda öylece günlerce beklerler.

Onlar niye çıkmazlar diğerleri niye eve girmezler, bilinmez.

 

 

Ve filmin sonunda günler sonra niyeyse çıkmaya karar verirler, bir sevinçle kapıya yönelirler ve zaten açık olan kapıdan perişan vaziyette çıkarlar ve ama onları bu sefer kilisede dua ederken görürüz ve sonra evin içinde tuhaf bir biçimde gösterilen üç koyun bir domuzu, bu sefer kiliseye girerken görürüz ve film biter.

 

 

Dünya sineması bir asansörde, bir gemide, bir adada, vs. mahsur kalmış yüzlerce kapalı durum hikayesi anlatmıştır, ama kapalı durum hikayelerinin en büyük şaheseri işte Bunuel’in bu filmidir.

Komedi desen komedi, bir “sınıfın” trajedisi desen trajedisi, halimiz desen halimiz, siyasi yapımız desen yapımız…

 

 

YENİ CHP’LİLERİN İZLEMESİNİ ÇOK İSTİYORUM

 

 

Bu filmi izleyeli otuz seneyi geçti, unut git, değil, insan bu soruyu bir hayat boyu kendine sormadan edemiyor: “Kardeşim kapı açık niye çıkmıyorsunuz…”

Kapı kapalı değil, sizi tutan yok, yemeğinizi de yediniz, hadi artık, evinize…

Yok…

 

 

Filmin bu denli ses getirmesine sebep de budur, çünkü film, film bittikten sonra başlıyor, filmin şifreleri filmden sonra sizi fikirden başka fikre sürüklüyor, sosyal sınıfları, davranışlarını yıllarca merak ediyorsunuz, mesela mahsur kalanların hepsi “aynı zekada” ve hep aynı “sözler…”.

 

 

Ve Bunuel, kasıtlı olarak belli konuşmaları ve hareketleri aynen tekrarlıyor, söz, jest, giyim hepsi aynı diye, gözümüze sokuyor ve izleyiciyi bir “bıkkınlık” haline hiç sokmadan “eğlendiriyor”.

“Bir çare düşünelim bir fikir ileri sürelim biz niye mahsur kaldık” denilince de hepsi benzer şeyleri söylüyor, içlerinde sivrilen, öne çıkan, bir çözüm bulan, grubu peşine takan, farklı bir fikir söyleyen hiç yok…

 

 

Eleştirmenlerin ortak noktası şu oldu, “garsonlar” akşamdan terk edip gitmeseydi mahsur kalmaz kapıdan çıkabilirlerdi, yani, bu sosyal sınıf başka bir sosyal sınıf olmadan yaşayamaz hatta nefes alamaz hatta su dahi içemez, demeye getiriyorlar ki, filmin kabaca ana konusu budur.

 

 

Ancak filmin esas konusu “kapalı durum”dur, hep aynı zekada hep aynı sosyal davranış gösteren insanların kendi başlarına kapıyı yani bir çözüm bulamayacağını, anlatıyor.

 

 

Niye oradasınız, niye çıkamıyorsunuz, tutan mı var, kapı da kapalı değil, niye yıllarca aç perişansınız, niye bir su dahi bulup içemiyorsunuz, neden hep aynı zekada tartışmalar içinde kayboluyorsunuz, jestleriniz sözleriniz niye hep aynı, niçin kendi kendinize kilitlendiniz?

 

 

YANLARINA YALÇIN KÜÇÜK HOCAYI SOKARDIM

 

 

Ve üstüne, bugünlerde, bu etnik yapı içinde “mahsur” kalmış ağbilerden şöyle yazılar okumaya başladık: Atatürkçü kitleler Cumhuriyetçi kitleler, gelin peşimize takılın…

 

 

Biz de dışarıda toplanmış niçin çıkmıyorlar diye hayretle izliyoruz?

 

 

Şöyle düşünüyoruz: “Kapılar açık olduğu halde çıkmadıklarına göre, her halde bir bildikleri vardır.

Ya da hala çıkmadıklarına göre belki de bizim görmediğimiz bilmediğimiz bir tehlike vardır…”

 

 

Filmin sonunda Bunuel bize “niçin” dışarı çıkamadıklarını koyunları kiliseye sokarak söyler.

 

 

Bu filmi tepeden tırnağa aynı ve tek bir etnik yapıya dönüştürülen yeni CHP’lilerin izlemesini çok istiyorum.

 

 

CHP’yi, dışarıya, dünyaya, başka renklere, sosyal renklere, işçilere, mühendislere, öğretmenlere, vs. kapatıp, sonra da biz neden çıkamıyoruz diye hep aynı lafları edip, kendi kendilerini hiçbir sebep yokken susuz perişan bırakanlara, tavsiye ediyorum.

 

 

Ben sinemacı olsam aynı filmi bir daha çekerdim, ancak, filmin sonunda mahsur kalanların yanına Yalçın Küçük hocayı sokardım.

 

 

Pek tabii Yalçın Küçük hoca, kapı şurada diyecekti ve şüpheniz olmasın orada mahsur kalanlar kapıyı gösterdiği için kapıyı hatırlattığı için, bir çıkış kapısı olabileceği ihtimalini akla getirdiği için, Yalçın Küçük’ü kovalayacaktır.

 

 

Çünkü kapalı cemaatlerin huyudur; aynı sözleri aynı jestlerle defalarca söylemek rutin ve kutsal törenleridir, ağıtları türküleri ideolojileri çıkışsızlık üzerinedir, başka coğrafyalara başka renklere başka sosyal sınıflara başka fikirlere doğru, arayışları da hiç yoktur.

 

 

Kapalı cemaatler isterler ki hep bizim adamlarımız olsun hep beraber mahsur kalıp hep beraber ağlayalım.

 

 

Ortaçağ kilisesi ve Orta-Doğu mezhepleri budur!

 

 

Filmle ilgili bir şifre de ben vereyim, salondakilerin hepsi kapıyı bildikleri halde bilmezden gelirler. Ancak film boyunca çok sayıda kapı açılır ve kapanır ve bu kapılar ya gizlice yiyecek aradıkları dolapların kapıları ya arkasında gizlice konuştukları kapılar ya da arkasında gizlice seviştikleri kapılardır.

 

 

Yani dış dünyaya dair bir kapı yoktur.

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar