Son 2 hafta içerisinde MİT Müsteşarının KCK kapsamında şüpheli sıfatıyla sorgulanması talebiyle başlayıp özel olarak müsteşara, genel olarak ise MİT’in tümüne mutlak bir şekilde yargısal dokunulmazlık sağlayan yasanın kabul edilmesiyle sona eren siyasi bir krizi hep beraber yaşadık. Karşı karşıya gelen organlar ve kişiler sadece siyasi yönü ağır basan nitelikte aktörler olmakla kalmayıp aynı zamanda çoğunlukla kamu görevlilerinden oluştuğu için yaşadığımız deneyimi devlet krizi olarak adlandırmak hiç de yanlış olmaz. Bu devlet krizini yorumlamak ve yönetmek noktasında AKP’nin organik aydınları çok zorlandı. Çünkü bir tarafta girdiği tüm seçimleri açık farkla kazanarak tartışmasız bir şekilde hegemonya partisi haline gelmiş AKP, diğer tarafta ise siyasi hedefler ve muhafazakar dünya görüşü gibi kıstaslar bakımlarından iktidar partisiyle benzer bir sınıfsal-ideolojik zemini paylaşan, ama yine de kökeni ve örgütlenme biçimi nedeniyle iktidara karşı otonom niteliğini koruyabilmiş Gülen hareketi vardı. Bu dost kavgasında AKP yanlısı entelektüel blok parçalandı. Bahsi geçen parçalanma ideolojik bir tükenişi de beraberinde getirdi. Mesela hükümete yakın yazarlar yargıç ve savcıların MİT’i sıkıştırmasını Ergenekon’a hizmet eden bir girişim olarak değerlendirdi. Oysa aynı yazarlar daha düne kadar aynı yargıç ve savcıları Ergenekon’a karşı demokrasiyi koruyan kişiler olarak görüyordu. Safları sıklaştıralım, Ergenekonculara koz vermeyelim havası yandaş medyadaki çaresizliği açık bir şekilde ortaya koymakta. Taraflar akla uygun nitelikte hiçbir argüman bulamadıklarından, ancak Ergenekon gibi hayali bir düşmana atıfta bulunarak duygusal yanı ağır basan birlik çağrıları yapma yolunu tercih etti. Benzeri bir çöküş AKP’nin ideolojik söyleminde de yaşandı. Başbakanın deyişiyle üstünlerin hukukuna karşı hukukun üstünlüğünü kurmaya çalışan iktidar yanlısı hukuk siyaseti inandırıcılığını yitirdi. Artık kim bu ülkede kimse dokunulmaz değil, herkes yargıda yaptığının hesabını verir söylemine gerçekten inanabilir? Dahası MİT müsteşarını yargıdan kaçırmak için gösterilen gayret bürokratik vesayet eleştirisinin sınırlarını da ortaya koydu. AKP’nin yargıya müdahalesindeki hız, kapsayıcılık ve kabalık ileri demokrasi olarak adlandırılan rejimin bir tiranlık rejimi olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu rejimde tüm yetki başbakanın iradesinde somutlaşan bir üst akıl tarafından kullanılıyor. Daha sonra yasaya dönüşecek Erdoğan’ın sözleri ve düşünceleri biz sıradan yurttaşların hayatlarını düzenlemekte ve köle yargıç, savcı, asker ve polislerin iş yapma biçimine koşulsuz bir şekilde yön vermekte.
Tam da bu noktada MİT-KCK tartışmaları özelinde gerçekleşen Cemaat-AKP kavgasının Türk siyasi hayatının seyri bakımından kalıcı etkileri olacak mı diye sormak gerekir. Kısa erimdeki polemikler bir kenara bırakılırsa ortaya çıkması muhtemel üç tane sonuca dikkat çekilebilir: Şüphesiz ki Cemaat ile AKP arasındaki çatışmanın devlet bürokrasisinde bir karşılığı var. Görevden alınan polisler ve savcıların durumu ile MİT üzerine yapılan hesapların derinliği gibi meseleler birlikte ele alındığında devlet elitleri içerisinde bir çatışmanın varlığı inkar edilemez hale geliyor. Ancak böylesi potansiyel bir çatışmadan siyaseten sonuç çıkması neredeyse imkansız. Çünkü AKP’ye alternatif olabilecek nitelikte ve cemaatten kişilerin de oy verebileceği başka bir sağ kitle partisi yok. Bu nedenle MİT olayında da bir kez daha görüldüğü üzere başbakanın tüm farklı bakış açılarını kararlılıkla ezmesi hemen her durumda en muhtemel sonuç.
Peki, siyaseten AKP’ye alternatif olabilecek nitelikte ciddi bir hareket yoksa Cemaat neden kendisine yakın savcı ve yargıçları kullanarak böylesi bir girişimi başlattı? Bu sorunun yanıtı önemli ölçüde siyasi boşlukla ilgili. Ana muhalefet partisi belirgin bir şekilde içe kapandı. Son birkaç aydır kurultaylardan ve parti içi hesaplaşmadan başka bir şey konuşulmuyor. Siyaset yerini iç siyasete bıraktı. Benzer bir sorun AKP için de geçerli. Başbakan son 3 aydır yarı zamanlı bir başbakan gibi çalışıyor. Hastalığı ve geçirdiği ameliyatlar başbakanı siyaseten pasifleştirdi. Mesela Erdoğan bu süre içerisinde vaktinin büyük bir kısmını İstanbul’da dinlenerek geçirdi. Birçok toplantı -grup toplantılar ve bakanlar kurulu toplantıları dahil- iptal edildi. AKP önemli ölçüde Tayyip Erdoğan’ın kendisi olduğu ve Tayyip Erdoğan da hasta olduğu için bir süredir AKP’nin de siyaseti belirleyemediğine, gündem içinde savrulduğuna tanıklık ediyoruz. Büyük ihtimalle AKP ve CHP’deki ritim bozukluğu Cemaat’i daha cüretkar bir pozisyon takınmaya itti. MİT soruşturması bahsi geçen cesaretin somut bir örneği olarak değerlendirilebilir.
Cemaat-AKP kapışmasında ayrıca üzerinde durulması gereken bir diğer mesele Kürt sorunu. Son seçim sonuçları özelinde bir kez daha kanıtlandığı üzere AKP halkın yarısından oy alabilen bir parti. Ama yapılan kamuoyu yoklamaları bahsi geçen seçim sonucunun çok üstünde bir sayıda yurttaşın hizmet siyaseti bakımından iktidar partisini başarılı gördüğünü gösteriyor. Şüphesiz ki siyaset sadece hizmetten ibaret değil, en az onun kadar önemli bir diğer mesele kimlik. Mesela bu bağlamda laikler, Türk ve Kürt milliyetçileri ve sosyalistler ideolojik kabulleri ya da yaşam tarzlarıyla ilgili hassasiyetleri nedeniyle AKP’ye karşı ya da bir hayli mesafeli. Kürt meselesi kimlikle ilgili tartışmaların odağında yer alıyor. Aynı zamanda bu sorun AKP’nin politika geliştirmede en çok zorlandığı alanı karakterize ediyor. İktidar partisi Kürt sorununa ilişkin politikalarını sürekli bir şekilde değiştirmekte. Aslında MİT-KCK özelinde patlak veren kriz bu kendi içinde tutarsız siyasetin izdüşümünden başka bir şey değil. Savcıların hazırladığı kanıt dosyasından da anlaşıldığı üzere hükümet İmralı ve Oslo görüşmeleri sırasında PKK ile şehirlerde KCK örgütlenmesi kurulması noktasında anlaşıyor. Hatta bizzat MİT’in desteği ve yönlendirmesiyle KCK oluşturuluyor. Hakkari ve Şırnak gibi bazı kentler adeta fiilen KCK’ya bırakılıyor. Ancak hükümet gizlice yürüttüğü İmralı ve Oslo görüşmelerini kesip kurulmasına ön ayak olduğu KCK’yı polis-savcılık eliyle kovuşturunca işler değişiyor. Demek ki MİT’i savcıların ve polisin gözünde suçlu duruma düşüren aslında AKP’nin Kürt sorunuyla ilgili kafa karışıklığı. İktidar partisi önce PKK ile müzakere edip sonra da müzakereleri kesip güvenlikçi siyaseti tekrar devreye sokunca MİT PKK’ya ya da KCK’ya yardım ve yataklık eden bir örgüt haline geldi. İşte Cemaat’te AKP’yi bir çatışmayı göze alma pahasına sınarken Kürt sorununda kristalize olan bu sürekli kendini yalanlayan siyaseti hedef aldı.
Tartışmamızı şöyle bir yargıyla kapatmak yerinde olur sanırım. AKP ile Cemaat arasında siyasal veya sosyolojik anlamda bir takım ortak zeminler var. Her ikisi de İslami bir kapitalizm istiyor. ABD emperyalizmiyle ittifak, muhafazakar dünya görüşü ile laik kesimin yaşam alanının giderek daraltılması bu bahsi geçen ortak zeminin diğer unsurları. Ancak ikisi arasında yine de ciddi bir fark var. Gülen cemaati daha çok ticaret ve kültür yaşamında konumlanmış durumda. AKP ise bir siyasi parti. Yani ünlü benzetmenin diliyle konuşursak aralarındaki ilişki aslında bir alt yapı-üst yapı ilişkisi. Bu kavga devam ederse, orta ve uzun vadede AKP’yi zora sokacak olan şey işte tam da bu noktada beliriyor. Çünkü sanıldığının aksine AKP’nin gücü başbakanın karizmasından çok Anadolu’nun her yanına yayılmış İslami burjuvaziye dayanmakta. Bilindiği üzere o burjuvazinin ağırlıklı bir kısmı Cemaatten. Demek ki daha şiddetli bir çatışma AKP’yi ayakta tutan asıl gücün, yani muhafazakar iş adamlarının desteğini çekmesine yol açabilir. Tabii böylesi bir durumda iktidar partisinin organik bütünlüğünü kaybetmesi ve siyasal parçalanma kaçınılmaz hale gelir.
Son 2 hafta içerisinde MİT Müsteşarının KCK kapsamında şüpheli sıfatıyla sorgulanması talebiyle başlayıp özel olarak müsteşara, genel olarak ise MİT’in tümüne mutlak bir şekilde yargısal dokunulmazlık sağlayan yasanın kabul edilmesiyle sona eren siyasi bir krizi hep beraber yaşadık.
Karşı karşıya gelen organlar ve kişiler sadece siyasi yönü ağır basan nitelikte aktörler olmakla kalmayıp aynı zamanda çoğunlukla kamu görevlilerinden oluştuğu için yaşadığımız deneyimi devlet krizi olarak adlandırmak hiç de yanlış olmaz. Bu devlet krizini yorumlamak ve yönetmek noktasında AKP’nin organik aydınları çok zorlandı. Çünkü bir tarafta girdiği tüm seçimleri açık farkla kazanarak tartışmasız bir şekilde hegemonya partisi haline gelmiş AKP, diğer tarafta ise siyasi hedefler ve muhafazakar dünya görüşü gibi kıstaslar bakımlarından iktidar partisiyle benzer bir sınıfsal-ideolojik zemini paylaşan, ama yine de kökeni ve örgütlenme biçimi nedeniyle iktidara karşı otonom niteliğini koruyabilmiş Gülen hareketi vardı. Bu dost kavgasında AKP yanlısı entelektüel blok parçalandı. Bahsi geçen parçalanma ideolojik bir tükenişi de beraberinde getirdi. Mesela hükümete yakın yazarlar yargıç ve savcıların MİT’i sıkıştırmasını Ergenekon’a hizmet eden bir girişim olarak değerlendirdi. Oysa aynı yazarlar daha düne kadar aynı yargıç ve savcıları Ergenekon’a karşı demokrasiyi koruyan kişiler olarak görüyordu. Safları sıklaştıralım, Ergenekonculara koz vermeyelim havası yandaş medyadaki çaresizliği açık bir şekilde ortaya koymakta. Taraflar akla uygun nitelikte hiçbir argüman bulamadıklarından, ancak Ergenekon gibi hayali bir düşmana atıfta bulunarak duygusal yanı ağır basan birlik çağrıları yapma yolunu tercih etti. Benzeri bir çöküş AKP’nin ideolojik söyleminde de yaşandı. Başbakanın deyişiyle üstünlerin hukukuna karşı hukukun üstünlüğünü kurmaya çalışan iktidar yanlısı hukuk siyaseti inandırıcılığını yitirdi. Artık kim bu ülkede kimse dokunulmaz değil, herkes yargıda yaptığının hesabını verir söylemine gerçekten inanabilir? Dahası MİT müsteşarını yargıdan kaçırmak için gösterilen gayret bürokratik vesayet eleştirisinin sınırlarını da ortaya koydu. AKP’nin yargıya müdahalesindeki hız, kapsayıcılık ve kabalık ileri demokrasi olarak adlandırılan rejimin bir tiranlık rejimi olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu rejimde tüm yetki başbakanın iradesinde somutlaşan bir üst akıl tarafından kullanılıyor. Daha sonra yasaya dönüşecek Erdoğan’ın sözleri ve düşünceleri biz sıradan yurttaşların hayatlarını düzenlemekte ve köle yargıç, savcı, asker ve polislerin iş yapma biçimine koşulsuz bir şekilde yön vermekte.
Tam da bu noktada MİT-KCK tartışmaları özelinde gerçekleşen Cemaat-AKP kavgasının Türk siyasi hayatının seyri bakımından kalıcı etkileri olacak mı diye sormak gerekir. Kısa erimdeki polemikler bir kenara bırakılırsa ortaya çıkması muhtemel üç tane sonuca dikkat çekilebilir: Şüphesiz ki Cemaat ile AKP arasındaki çatışmanın devlet bürokrasisinde bir karşılığı var. Görevden alınan polisler ve savcıların durumu ile MİT üzerine yapılan hesapların derinliği gibi meseleler birlikte ele alındığında devlet elitleri içerisinde bir çatışmanın varlığı inkar edilemez hale geliyor. Ancak böylesi potansiyel bir çatışmadan siyaseten sonuç çıkması neredeyse imkansız. Çünkü AKP’ye alternatif olabilecek nitelikte ve cemaatten kişilerin de oy verebileceği başka bir sağ kitle partisi yok. Bu nedenle MİT olayında da bir kez daha görüldüğü üzere başbakanın tüm farklı bakış açılarını kararlılıkla ezmesi hemen her durumda en muhtemel sonuç.
Peki, siyaseten AKP’ye alternatif olabilecek nitelikte ciddi bir hareket yoksa Cemaat neden kendisine yakın savcı ve yargıçları kullanarak böylesi bir girişimi başlattı? Bu sorunun yanıtı önemli ölçüde siyasi boşlukla ilgili. Ana muhalefet partisi belirgin bir şekilde içe kapandı. Son birkaç aydır kurultaylardan ve parti içi hesaplaşmadan başka bir şey konuşulmuyor. Siyaset yerini iç siyasete bıraktı. Benzer bir sorun AKP için de geçerli. Başbakan son 3 aydır yarı zamanlı bir başbakan gibi çalışıyor. Hastalığı ve geçirdiği ameliyatlar başbakanı siyaseten pasifleştirdi. Mesela Erdoğan bu süre içerisinde vaktinin büyük bir kısmını İstanbul’da dinlenerek geçirdi. Birçok toplantı -grup toplantılar ve bakanlar kurulu toplantıları dahil- iptal edildi. AKP önemli ölçüde Tayyip Erdoğan’ın kendisi olduğu ve Tayyip Erdoğan da hasta olduğu için bir süredir AKP’nin de siyaseti belirleyemediğine, gündem içinde savrulduğuna tanıklık ediyoruz. Büyük ihtimalle AKP ve CHP’deki ritim bozukluğu Cemaat’i daha cüretkar bir pozisyon takınmaya itti. MİT soruşturması bahsi geçen cesaretin somut bir örneği olarak değerlendirilebilir.
Cemaat-AKP kapışmasında ayrıca üzerinde durulması gereken bir diğer mesele Kürt sorunu. Son seçim sonuçları özelinde bir kez daha kanıtlandığı üzere AKP halkın yarısından oy alabilen bir parti. Ama yapılan kamuoyu yoklamaları bahsi geçen seçim sonucunun çok üstünde bir sayıda yurttaşın hizmet siyaseti bakımından iktidar partisini başarılı gördüğünü gösteriyor.
Şüphesiz ki siyaset sadece hizmetten ibaret değil, en az onun kadar önemli bir diğer mesele kimlik. Mesela bu bağlamda laikler, Türk ve Kürt milliyetçileri ve sosyalistler ideolojik kabulleri ya da yaşam tarzlarıyla ilgili hassasiyetleri nedeniyle AKP’ye karşı ya da bir hayli mesafeli. Kürt meselesi kimlikle ilgili tartışmaların odağında yer alıyor. Aynı zamanda bu sorun AKP’nin politika geliştirmede en çok zorlandığı alanı karakterize ediyor. İktidar partisi Kürt sorununa ilişkin politikalarını sürekli bir şekilde değiştirmekte. Aslında MİT-KCK özelinde patlak veren kriz bu kendi içinde tutarsız siyasetin izdüşümünden başka bir şey değil. Savcıların hazırladığı kanıt dosyasından da anlaşıldığı üzere hükümet İmralı ve Oslo görüşmeleri sırasında PKK ile şehirlerde KCK örgütlenmesi kurulması noktasında anlaşıyor. Hatta bizzat MİT’in desteği ve yönlendirmesiyle KCK oluşturuluyor. Hakkari ve Şırnak gibi bazı kentler adeta fiilen KCK’ya bırakılıyor. Ancak hükümet gizlice yürüttüğü İmralı ve Oslo görüşmelerini kesip kurulmasına ön ayak olduğu KCK’yı polis-savcılık eliyle kovuşturunca işler değişiyor. Demek ki MİT’i savcıların ve polisin gözünde suçlu duruma düşüren aslında AKP’nin Kürt sorunuyla ilgili kafa karışıklığı. İktidar partisi önce PKK ile müzakere edip sonra da müzakereleri kesip güvenlikçi siyaseti tekrar devreye sokunca MİT PKK’ya ya da KCK’ya yardım ve yataklık eden bir örgüt haline geldi. İşte Cemaat’te AKP’yi bir çatışmayı göze alma pahasına sınarken Kürt sorununda kristalize olan bu sürekli kendini yalanlayan siyaseti hedef aldı.
Tartışmamızı şöyle bir yargıyla kapatmak yerinde olur sanırım. AKP ile Cemaat arasında siyasal veya sosyolojik anlamda bir takım ortak zeminler var. Her ikisi de İslami bir kapitalizm istiyor. ABD emperyalizmiyle ittifak, muhafazakar dünya görüşü ile laik kesimin yaşam alanının giderek daraltılması bu bahsi geçen ortak zeminin diğer unsurları. Ancak ikisi arasında yine de ciddi bir fark var.
Gülen cemaati daha çok ticaret ve kültür yaşamında konumlanmış durumda. AKP ise bir siyasi parti. Yani ünlü benzetmenin diliyle konuşursak aralarındaki ilişki aslında bir alt yapı-üst yapı ilişkisi. Bu kavga devam ederse, orta ve uzun vadede AKP’yi zora sokacak olan şey işte tam da bu noktada beliriyor. Çünkü sanıldığının aksine AKP’nin gücü başbakanın karizmasından çok Anadolu’nun her yanına yayılmış İslami burjuvaziye dayanmakta. Bilindiği üzere o burjuvazinin ağırlıklı bir kısmı Cemaatten. Demek ki daha şiddetli bir çatışma AKP’yi ayakta tutan asıl gücün, yani muhafazakar iş adamlarının desteğini çekmesine yol açabilir. Tabii böylesi bir durumda iktidar partisinin organik bütünlüğünü kaybetmesi ve siyasal parçalanma kaçınılmaz hale gelir.
Bu haberi 190 kişi okundu..