DİGİTÜRK
Yazıyı Büyüt  Yazıyı Küçült 

Çaresiz aydın ve Hintli paryalar

14 Şubat 2012 Salı | 9:38

Son dönemde Türkiye’de yaşanan hadiseler ve bu hadiselere karşı toplum genelinde seyirci kalınması çok düşündürücüdür. ..Ancak bunun sebepleri irdelendiğinde birinci sırada iktidardan duyulan korku karşımıza çıkmaktadır. Bu durum öyle bir hal almıştır ki insanlar telefon konuşmalarında dahi oto sansür uygulamaya başlamışlardır. Durum o kadar vahimdir ki, soruşturma yürüten ve davalara bakan savcı ve hakimlerin, kanun ile kendilerine tanınan mesleki güvenceleri dahi fiilen ortadan kalkmış durumdadır. Zira iktidarı rahatsız eden bir soruşturma veya yargılama konusunda derhal o soruşturmayı yürüten savcıya el çektirilmekte, hakimin ise görev yeri değiştirilebilmekte, hatta görevlerini yapan savcı ve hakimler, haklarında iddianame düzenlenerek soruşturdukları olaylar ile ilgili sanık haline getirilmektedirler. Bugün dünyada var olan otoriter rejimlerde dahi böylesi bir durumla karşılaşılmaz iken, Anayasasının 2. maddesinde; “ Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir” tanımı bulunan ülkemizde, Anayasal hükümlerin de fiilen birer birer ortadan kalktığını görmekteyiz. Burada her şeye rağmen en büyük görev Türk aydınına düşmektedir. Ancak bizim sözünü ettiğimiz aydın, içinde yaşadığı toplumun verilerini en iyi şekilde değerlendirerek, gerçekçi, somut ve cesur yaklaşımlar içinde bulunan, aynen teşhis ettiği bir hastalığı tedaviye çalışan doktor gibi hareket eden ve sonuçta toplumu sağlığına kavuşturan aydındır. Birkaç istisna dışında toplumumuz açısından böyle aydınların varlığından söz edemeyiz. Bu yanlışlık Türk aydınının toplumdan kopukluğunu somut olarak ortaya koymaktadır. Eğer aydınımız bu güne kadar halka güven vererek onun içine girebilseydi, toplumun duyarlılığını artırır, böylece toplumu tedirgin eden olaylar karşısında aydının düşüncesini toplum, hareket olarak ortaya koyardı. Tarihte bunun örnekleri vardır. Yıllar önce İspanya’da ETA’nın bir markete koyduğu bomba nedeniyle sebep olduğu facia karşısında Bir Milyon İspanyol, sessiz yürüyüş yapmıştır. Bu yürüyüş terörist ETA’yı şehir dışına, marketlerin dışına itmiştir. Ülkemizde yakın bir geçmişte İstanbul/Güngören’deki patlamayla gelen faciadan sonra CHP Genel Başkanı sayın Deniz Baykal’ın, olay yerindeki incelemesinden sonra yaptığı konuşmada İspanya örneğini hatırlatmasının nedeni budur. Zaman zaman, bazı olaylar karşısında, o olaylarla ilgili insanların, haklarını elde etmek için açlık grevi yaptıklarına şahit olmaktayız. Açlık grevi adı verilen hareketin tarihçesine şöyle bir baktığımızda bunu, Hintli paryaların, hukuken yaptırım güçleri olmadığından haklarını temin etmek için Brahmanlara karşı uyguladıklarını görmekteyiz. Sefalet içinde yaşayan Paryalar, hayat haklarını ancak bu şekilde temin edebiliyorlardı. Zamanımızda doğuda görülen kendini yakma ve ölüm orucu olayları, Asya’nın o eski kötü talihinin hala değişmediğini göstermektedir. Ancak Türk aydını Hintli paryalar gibi çaresiz olmamalıdır. Şu veya bu sebepten sessiz kalmamalıdır. O, bulduğu çözümlerle ülke sorunları karşısında, başta halkını, sivil toplum örgütlerini, Üniversiteleri, siyasi partileri, TBMM’yi, harekete geçiren ve toplumu, haksızlığa, yanlışa boyun eğmeyen, polis devletine karşı sosyal devleti savunan bilinçli bir toplum haline getiren olmalıdır. Aksi takdirde, açlık grevi yapan parya durumuna düşer ki, maalesef karşısında sağduyu sahibi brahmanlar yoktur…

           Son dönemde Türkiye’de yaşanan hadiseler ve bu hadiselere karşı toplum genelinde  seyirci kalınması çok düşündürücüdür. ..Ancak bunun sebepleri irdelendiğinde birinci sırada iktidardan duyulan korku karşımıza çıkmaktadır. Bu durum öyle bir hal almıştır ki insanlar telefon konuşmalarında dahi oto sansür uygulamaya başlamışlardır. Durum o kadar vahimdir ki, soruşturma yürüten ve davalara bakan savcı ve hakimlerin, kanun ile kendilerine tanınan mesleki güvenceleri dahi fiilen ortadan kalkmış durumdadır. Zira iktidarı rahatsız eden bir soruşturma veya yargılama konusunda derhal o soruşturmayı yürüten savcıya el çektirilmekte, hakimin ise görev yeri değiştirilebilmekte, hatta görevlerini yapan savcı ve hakimler, haklarında iddianame düzenlenerek soruşturdukları olaylar ile ilgili  sanık haline getirilmektedirler.


            Bugün dünyada var olan otoriter rejimlerde dahi böylesi bir durumla karşılaşılmaz iken, Anayasasının 2. maddesinde; “ Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir” tanımı bulunan ülkemizde, Anayasal hükümlerin de fiilen birer birer ortadan kalktığını görmekteyiz.
 Burada her şeye rağmen en büyük görev Türk aydınına düşmektedir. Ancak bizim sözünü ettiğimiz aydın, içinde yaşadığı toplumun verilerini en iyi şekilde değerlendirerek, gerçekçi,  somut ve cesur yaklaşımlar içinde bulunan, aynen teşhis ettiği bir hastalığı tedaviye çalışan doktor gibi hareket eden ve sonuçta toplumu sağlığına kavuşturan  aydındır. Birkaç istisna dışında toplumumuz açısından böyle aydınların varlığından söz edemeyiz.


 Bu yanlışlık Türk aydınının toplumdan kopukluğunu somut olarak ortaya koymaktadır. Eğer aydınımız bu güne kadar halka güven vererek onun içine girebilseydi, toplumun duyarlılığını artırır, böylece toplumu tedirgin eden olaylar karşısında aydının düşüncesini toplum, hareket olarak ortaya koyardı. Tarihte bunun örnekleri vardır. Yıllar önce İspanya’da ETA’nın bir markete koyduğu bomba nedeniyle sebep olduğu facia karşısında Bir Milyon İspanyol, sessiz yürüyüş yapmıştır. Bu yürüyüş terörist ETA’yı şehir dışına, marketlerin dışına itmiştir. Ülkemizde yakın bir geçmişte İstanbul/Güngören’deki patlamayla gelen faciadan sonra CHP Genel Başkanı sayın Deniz Baykal’ın, olay yerindeki incelemesinden sonra yaptığı konuşmada İspanya örneğini hatırlatmasının nedeni budur.


 Zaman zaman, bazı olaylar karşısında, o olaylarla ilgili insanların, haklarını elde etmek için açlık grevi yaptıklarına şahit olmaktayız. Açlık grevi adı verilen hareketin tarihçesine şöyle bir baktığımızda bunu, Hintli paryaların, hukuken yaptırım güçleri olmadığından haklarını temin etmek için Brahmanlara karşı uyguladıklarını görmekteyiz. Sefalet içinde yaşayan Paryalar, hayat haklarını ancak bu şekilde temin edebiliyorlardı. Zamanımızda doğuda görülen kendini yakma ve ölüm orucu olayları, Asya’nın o eski kötü talihinin hala değişmediğini göstermektedir.


 Ancak Türk aydını Hintli paryalar gibi çaresiz olmamalıdır. Şu veya bu sebepten sessiz kalmamalıdır. O, bulduğu çözümlerle ülke sorunları karşısında, başta halkını, sivil toplum örgütlerini, Üniversiteleri, siyasi partileri, TBMM’yi, harekete geçiren ve toplumu, haksızlığa, yanlışa boyun eğmeyen, polis devletine karşı sosyal devleti savunan bilinçli bir toplum haline getiren olmalıdır. Aksi takdirde, açlık grevi yapan parya durumuna düşer ki, maalesef karşısında sağduyu sahibi brahmanlar yoktur…

 

H&H Yorum - Av. Meral Çil
 

Bu haberi 196 kişi okundu..
halkinhabercisi.com © 2011
3WTURK