19 Mayıs, Tıbbiyeliler ve tam bağımsız Türkiye

19 Mayıs, Tıbbiyeliler ve tam bağımsız Türkiye
19 Mayıs 2016 11:37

Ülkemizde batı tarzı tıp eğitimi, II’nci Mahmut tarafından 14 Mart 1827’de Tıphaneyi Amire’nin kuruluşu ile başlar ve bu, Türkiye tarihindeki ilk Tıp fakültesi olan İstanbul Tıp Fakültesi’dir. Bu nedenle; ülkemizde her yıl 14 Mart tarihi tıp bayramı olarak kutlanır.

 

 

Dr. Semih DİKKATLİ H&H YORUM

 
1898 yılında ise; her zaman mensubu olmaktan gurur duyduğum, Gülhane Askeri Tıp Fakültesi kurulur. Bu iki okulun aydınlık hoca kadrosu ve öğrencileri, ilk günden itibaren modern tıp, bilim, özgürlük, insan hakları ve laiklik için mücadele verdi.

 
Monarşiden meşrutiyete geçiş, Tanzimat Fermanı gibi oluşumlarda, özellikle tıbbiyelilerin katılımı önemlidir. Bu sıralar kurulan İttihat ve Terakki gibi örgütlerde de tıbbıyelilerin varlığı ve etkinliği dikkat çekicidir.

 
Osmanlı’nın üst üste aldığı ağır yenilgiler ve yaşadığı toprak kayıplarının ardından Birinci Dünya savaşı başlar. Her yönden saldırıya uğrayan imparatorluk için cephelerde sıhhiye hizmeti gerekmektedir. O dönem, askeri hekimlerin yanı sıra diğer tüm sivil sağlık çalışanları da – ki aralarında eczacı, diş hekimi, veteriner ve tıbbiye öğrencileri de vardır- orduya katılır.Tıp fakültesi birinci ve ikinci sınıf öğrencileri, hızlı bir acil eğitiminden sonra çavuş rütbesiyle, son sınıf öğrencileri doktor ilan edilerek ve tüm tıp hocaları da savaşmak üzere çeşitli cephelere gönderilir. Bu nedenle 1915 yılında tıp eğitimine ara verilir. Bir yıllık bir aradan sonra ihtiyacın artması üzerine tıbbıye yeniden açılsa da ciddi bir öğretim üyesi açığı ortaya çıkar, çünkü birçok hoca hala cephededir.

 
O yıllarda;doktorlar, yaralılardan daha çok tifüs gibi salgın hastalıklarla uğraşmaktadır. Üstelik, o dönem için milli aşı bile üretmeleri ayrıca alkışlanacak bir durumdur. -Bunca kargaşa ve savaş içinde bu hastalığa karşı basit bir yöntemle aşı üreten kahraman meslektaşlarımız bugün aşı üretemediğimizi bilselerdi ne hissederlerdi acaba?-

 
Bu aşıyı Balkan savaşında Dr. Reşat Rıza Bey (Kor) icad etmiştir. Hatta bu aşının ilginç bir öyküsü de vardır: Irak Cephesinde bu aşıya güvenmeyen Von der Goltz paşa ve özel doktoru Oberndorfer tifüse yakalanarak ölürler ama doktorlarına güvenen Türkler hayatta kalır. Bu askerlerin arasında Kazım Karabekir’de vardır. Bu aşı sayesinde Irak cephesinde Tifüse yakalanıp sağ kalan bir başka subay da genç bir hekim olan Abdülkadir Noyan’dır.

 
1914 Kasım’ında Dr. Neşet Ömer bey (İrdelp) başkanlığında Hilali Ahmer Süveyş yardım heyeti iki ay süren yolculuktan sonra Halep istasyonuna varır. Heyette Dr. Arif, Selahaddin, Hasan Ferit, Mansur, Asım ve Varnalı Hulusi Fuad beyler vardır. 10 Ocak 1915’te Kudüs’e geçerler ve Rus hastanesine yerleşerek 4’ncü ordunun aşılarını hazırlarkarken bir taraftan da sivil halka hizmet verirler. Türk Hilali Ahmer’i (Kızılay) Hafir’de kurulan çadır hastanesinde gelen yaralıları tedavi eder, yaralılar deve ambulanslarıyla hastaneye taşınırken, temizlik ve intizamıyla şöhret olan çadır hastanesinin başhekimi Dr Hasan Ferit (Cansever) beydir. Hastanede hizmet öylesine iyidir ki; kendi hastanelerinden kaçan Alman ve Avusturyalı yaralılar da Hilali Ahmer’in yedi yüz elli yataklı çadır hastanesine sığınır.

 
Hilali Ahmer hastanesi’nin hekimleri yaralıların tedavisinden başka tifüs, tifo, kolera, dizanteri, sıtma ve veremle de mücadele eder, bataklıkları kurutur, çelik borularla su kaynaklarından kasabalara su getirilmesi için uğraş verirler. Çadırlı hastanenin ameliyathanesi olağanüstü bir cerrah olan Akif Şakir (Şakar) tarafından yönetilmektedir. Bu hastanede yaralı İngiliz esirlerine o kadar iyi bakılır ki, esirlerden ağır yaralı yüzbaşı J. Baldwin, Akif Şakir Bey tarafından ameliyat edilerek kurtarılır, bu esirin amcası Stanley Baldwin, 1923 yılında Biritanya Başbakanı olur. Geri çekilirken çölü en son terk eden hastane Hilali Ahmer hastanesidir. Yaralılarıyla birlikte Beyti Hamame’de esir düşen hastanenin önceden bütün evrakları yakılarak yok edilir. Ve yaralı İngiliz esirlere gösterilen ihtimam sayesinde bütün hastane personeli İngilizler tarafından serbest bırakılır.

 
13 Kasım 1918’de İngilizler şimdiki Çapa Tıp Fakültesinin atası Haydarpaşa Tıbbiye Mektebini işgal eder. Dr. Süleyman Numan Paşa Malta’ya gönderilir. Öğrenciler çatı katına sürülür, karyolaları altlarından alınır, yer döşeklerinde yatmaya mecbur edilir. Gece aşağıya tuvalete inişleri bile yasaklanır. Askeri öğrencilerin üniformaları çıkartılır ve askeri tıbbiyeye alınacak öğrenci sayısı yirmi ile sınırlanır. Belli ki; Çanakkale ve Filistin cephelerinde Türk hekimlerini tanıyan İngilizlerin gözü korkmuştur. Kullanım alanı olarak tıbbiyelilere bir de bodrum katı bırakılır. Perişan tıbbiyeliler çabuk toparlanır ve “Ayın Pe” teşkilatına mensup on beş tıbbiyeli bir gece Fenerbahçe’de bulunan İngiliz cephaneliğini soyarak kaçırdıkları silah ve bombaları işgal altındaki binanın bodrumuna getirip saklar. Daha sonra busilahlar Anadolu’ya aktarılır. Silahlarla birlikte Milli Mücadeleye katılmak üzere Anadolu’ya geçmek isteyen öğrencilere “Oturun, dersinize çalışın, hekim lazım…” diye haber gönderilir.

 
İşgalden sonra ki 14 Mart tarihinde, tıbbıyeliler işgal altında ki İstanbul’da İlk tıp bayramı kutlamasını gerçekleştirir ve bu kutlama Haydarpaşa Tıbbiyesi’nin İşgalcilere yiğitçe bir cevabıdır. 14 Mart 1919 günü Darülfünu’ndagerçekleştirilen Tıphaneyi Amire’nin kuruluşunun 92. yıl dönümü kutlamaları için bir çay tertip edilerek Kızılhaç temsilcileri ve basın davet edilir. Söz alan Dr. Memduh Necdet Bey “İstanbul bizimdir, çünkü şehitler ve tarih buradadır, Halife ve Hakan yatağı burasıdır.” diyerek sözlerini bitirirken salon alkışlarla inler.

 
Uzun yıllar süren savaşlardan mağlubiyetle ve genç erkek nüfusunun çok büyük bir bölümünü kaybederek çıkmış bu imparatorluğun yöneticileri, gaflet ve ihanet içindeydi. Artık kendi geleceklerinden başka bir şey düşünmeyen bu güruh ülkelerinden ve insanlarından çoktan vazgeçmişti.

 
Osmanlının son dönemlerinden itibaren, ülke de özgürlük, demokrasi için uğraşan tıbbıyeliler, şimdi de esir düşmüş, acı içinde ki bu halkı ayağa kaldırmak için mücadele kararı almıştı.

 
14 Mart 1919’dan iki ay sonra Bandırma Vapuru yola çıktığında; “Umut…” yola çıkmıştı. Emperyalizm ve onun orduları tarafından tarumar edilmiş koca bir imparatorluk paylaşılırken denize açılan bu umudun adı “Kurtuluş”tu. Ülkenin neredeyse tüm şehirleri işgal altındaydı. Güç ve zafer sarhoşu işgalciler, acımasızca Anadolu insanına tecavüz ediyor, öldürüyor, yüzyıllarca bir arada yaşama iradesi göstermiş toplulukları ayrıştırıyordu. Her yanda işbirlikçi, ayrılıkçı çeteler türemişti ve onlar da insanlık dışı türlü davranışlarla bu işgalden nemalanıyordu.
İşte Bandırma, bu kurtuluş mücadelesinin simgelerinden biri olmuştur. Bu vapurla Samsun’a yola çıkan her rütbe ve makamdan insan gerçek bir devrimin işaret fişeğidir.

 
Bu vapurda üç kişi vardı ki, onlar biz tıbbıyeliler için çok ayrı bir yere sahiptir. Meslek büyüklerimiz, Dr. Refik Saydam, Dr.İbrahim Tali Öngören, Dr. Behçet Adil Feyzioğlu biz doktorlar için her zaman gurur kaynağı ve zorluklar karşısında mücadelenin simgesidir.
Tıbbiye mesajını vermiştir.

 
30 Ağostos Zaferi’nin ardından, 19 Ekimde Refet Paşa’nın Trakya’yı devir almak üzere İstanbul’a geleceğini duyan sivil ve asker tıbbiyeliler bir gece önceden hazırlanır, giyinir, kuşanır, askeri üniformalar tekrar giyilir, artık İngiliz kimsenin umurunda değildir. Haydarpaşa garına inen öğrenciler Refet Paşa’yı omuzlarında taşıyarak Tıbbiyeye getirir.

 
Cumhuriyet’in inşasıyla artan bilim yuvalarının içinde tıp fakültelerinin hep ayrı bir yeri olmuştur ve sağlık hizmeti veren bu insanlar cumhuriyet tarihi boyunca da çeşitli savaş ve çatışmalarda şehit olmuş, siyaset hayatında ve bilimde hep önlerde yer almıştır.

 
Uzun yıllar sonra Haydarpaşa Hastanesi’nin bahçesine Şehit Tıbbiyeliler anıtı ve 2000 yılında Çanakkale’de ki Tıbbiyeli Şehitler anıtı dikildiğinde bu ülke için doktorlarının kıymeti anıtsallaşmıştır.

 
Osmanlının son günleri ve modern tıp fakültelerinin kurulduğu günlerden itibaren tıbbıyelilerin ülke ve insanı için yaptıklarından kısa bir kesit sunmak istedim. Tabii ki bu kesitte adı geçmeyen binlerce kahraman doktorumuz var. Ancak mesleğimi ve meslektaşlarımı övmeyi bir kenara bırakmak istiyorum. Gelelim günün önemine;

 
“19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı herkese kutlu olsun.”

 
Bu vesileyle andığım ve anamadığım tüm tıbbıyeli mücadele insanları ve şehitler için hepinize bir çift sözüm var:

 
“Bazen en imkansız hallerde bile hastalarından umudu kesme lüksü olmayan bir mesleğin temsilcisi olarak; ülkemizden, cumhuriyetten ve Atatürk’ten asla vazgeçmeyeceğimizi gururla ilan ediyorum. Hastalığı iyileştime yolunda hastalar ve yakınlarının ne düşündüğünden daha çok bizim ne yaptığımız önemliyse eğer, bir sürü gerici, cahil, ajan, şerefsiz, hainin de ne düşündüğü ya da ne yaptığı umurumuzda değil, biz hala mücadelenin içinde olacağız ve asla çağdaşlık yolumuzdan ayrılmayacağız.”

 
Bu ülke “cesur yürek tıbbıyeli ağabeylerimiz”in bizehediyesidir ve biz de güzel tıbbıyeli kardeşlerimize TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE sözü veriyoruz.

 

 

Dr. Semih DİKKATLİ Twitter

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar


Yazarın Son Yazıları:
Borderline bir yapı olarak Türk Solu…
Affetmek ve Deniz Seki…
Ali İsmail Korkmaz’a! Bir umut yükseliyordu